Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image
Scroll to top

Top

Bir Yorum

Aşiyan’dan Yükselen Sesler

Aşiyan’dan Yükselen Sesler

| On 18, Mar 2015

Mezarlıkların kültürümüzde önemli bir yer tuttuğunu sanırım kimse inkar etmez. Yaşamla ölüm çok da farklı değildir bizde ve hayatımızı geçirdiğimiz mahallelerle iç içedir mezarlıklar. Yine de her birimiz mezarlık ziyaretlerinde sık sık karamsarlığa kapılmış belki de ürpermişizdir. Bunun nedeni yüzlerce ölü bedenle aynı ortamda bulunmamız mı, kaybettiğimiz bir yakınımızın üzüntüsü mü yoksa bir gün bizim de ölümle yüzleşeceğimiz gerçeği midir bilemiyorum.

Aşiyan Mezarlığını duymayan yoktur. Tarihi 15. yüzyıla kadar uzanan bu mezarlığın Cumhuriyet Döneminin başında Türkiye’de ilk defa Müslim ve Gayrimüslim cenazelerine aynı alanda ev sahipliği yapan mezarlık olduğu biliniyor. Şehrin içinde ama şehirden ayrı konumu, adeta denize nazır oluşuyla Türkiye’nin en güzel ve en de pahalı mezarlıklarından biri aynı zamanda. Kabristan görevlisinden aldığım bilgilere göre haftada ortalama 2-3 naaşın gömüldüğü Aşiyan’da artık boş yer kalmamış. Yeni naaşlar aile mezarlıklarında eskilerin üzerine gömülüyorlar. Paraya sıkışanlar ailelerinin sahip olduğu mezar yerlerini 400-500 bin liraya satmak istese de belediye böyle bir satışın mümkün olmadığını açıklamış. Bunlar kabristanın maddi taraflarıydı. Bense bu yazıda Aşiyan Mezarlığının ruhunu anlatmak istiyorum.

Birinci Fotoğraf Tevfik Fikret Köşkünden Aşiyan'ın Görünüşü

“Görünmez bir mezarlıktır zaman / şairler dolaşır saf saf, tenhalarında şiir söyleyerek” der ya Attila İlhan işte Aşiyan Mezarlığı da tam olarak böyle. Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Orhan Veli, Attila İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Edip Cansever, Özdemir Asaf, Şair Nigar Hanım, Münir Nurettin Selçuk, Abidin Dino, Tezer Özlü, Turgut Uyar ve onlarca diğer değerli sanatçı ebedi istirahatlarini burada sürdürmekte.

İkinci Fotoğraf Aşiyan Merdiven

Üniversitenin Kale Kapısı’ndan çıkıp o ünlü Aşiyan yokuşundan inerken (Tevfik Fikret köşkünden inmeyi de tercih edeilirsiniz) birçoğumuzun orada olduğunu bildiği ama çoğu zaman dikkat bile etmediği Aşiyan Mezarlığı solumuzda kalıyor. Yer yer mezar taşları görülüyor soğuk demir korkulukların arasından. İstanbul’un en kusursuz manzaralarından biri (tabii bir petrol tankerinin karanlık silüeti çökmezse denizin üstüne) adeta gökyüzü oluyor kabristana. Sağ tarafınızda Tevfik Fikret’in planlarını bile kendisinin yaptığı evi, öteki yanınızdaysa kayıp giden mezarlarla devam ediyorsunuz yokuşu inmeye. Dünyaya kalemleriyle, sesleriyle, yüzleriyle iz bırakmış bu insanları orada yatarken göreceğinize şaşırıyorsunuz bir an; inanamıyorsunuz orada sessizce yattıklarına.

Üçüncü-Fotoğraf-Kapıdan-Genel-Görüntü-1024x678

İşte Aşiyan Mezarlığı… Sözcüklerle adeta dans eden cambazların yattığı bu güzide yerin adının da hakkını vermesini bekliyor insan. Veriyor da. Aşiyan dilimize Farsça’dan geçen bir sözcük. “Kuş Yuvası” anlamına geliyor. Kuş cıvıltıları eşliğinde giriliyor Aşiyan’ın kapısından ve daha ilk adımda Ahmet Hamdi Tanpınar karşılıyor sizi dizeleriyle.

Dördüncü-Fotoğraf-Ahmet-Hamdi-Tanpınar-Mezar-Taşı-1024x678

 

Ahmet Hamdi Tanpınar ölüm hakkındaki her eseriyle insanı hayatını düşünmeye zorlar (ki gerçekten de istemdışı yaparsınız bunu). İşin garip ve güzel yanıysa üzerinde düşündüğünüz her kelime, her mısra sizde farklı farklı duygular uyandırır.

Hepsi güzeldi kar, tipi, fırtına
Günlerin geçişi ardı ardına.
Hasretiz bir kanat şakırtısına
Mavi gökte kuşlar yine uçar mı?

Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,
Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan,
Dönmeyen gemiler olduk açıktan,
Adımızı soran, arayan var mı?…

Şairin “Selam Olsun” şiirinden. Belki fark etmişsinizdir bile, bir ölü konuşuyordu sizinle bu mısraları okurken. Tanpınar’da ölüm sonrası unutulma korkusunu son dizede açıkça görebiliyoruz. Zaten bu yazıda da görebileceğiniz üzere şairlerimizin birçoğu ölümün kendisinden değil unutulmanın dehşetinden korkmuşlar hayatlarında. Bu nedenle Tanpınar’ın unutulmadığını göstermek, şairin adını arayanlardan biri olmak bana ayrı bir mutluluk verdi.

Ahmet Hamdi Tanpınar’a veda edip birkaç adım atınca bir dörtlük görülüyor bir mezar taşının üstünde.

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Beşinci-Fotoğraf-Yahya-Kemal-Beyatlı-Mezar-1024x678

Evet Yahya Kemal bu. Ebedi uykusunun “Kuş Yuvası’nda” olacağını biliyor muydu bilinmez, yine de bir yandan serviler altındaki kabrini görüp bir yandan da kabrin manzarasını seyredince böyle bir İstanbul aşığına ancak böyle bir mezar yakışırmış demekten alamıyorum kendimi.

Bir imparatorluk yıkılırken, bir halkın verdiği özgürlük mücadelesini, Cumhuriyet’in doğuşunu diplomat ve siyasetçi kimliğiyle de takip etmiştir Yahya Kemal. Belki de hayatındaki bu muazzam sürattir onu sık sık ölümü düşünmeye iten. Yıllar geçtikçe değişir şairin ölüme bakışı. Hepimizin bildiği “Sessiz Gemi” şiiriyle ruhun sonsuzluğa yolculuğunu karamsar bir bakışla yansıtmıştır.

“Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

Ölümden bahsettiği diğer bir şiiri de “Sonbahar”dır Yahya Kemal’in.

“Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,
Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:
Fark etmez anne toprak ölüm mâceramızı.”

Hayatının son döneminde yazdığı bu şiirde ölümüne karşı bir küskünlüğü vardır sanki şairin. Ölümden değil de fark edilmemekten çekiniyor gibidir, tıpkı Ahmet Hamdi gibi. Bu şiirde, benimsediği “rind”lik felsefesini rahatlıkla görebiliyoruz. Rind’lik umursamamaktır. Yahya Kemal de bir bakıma vazgeçmiştir, ölümü basitleştirmiştir artık gözünde. Buna rağmen fark edilmeme, ölümden sonra unutulma ve en önemlisi hepimizin içini kemiren hayatı boşa yaşama korkusu yer tutmuştur bu şiirinde.

Mezarlıkta yukarılara doğru ilerledikçe yollar daralıyor. Onlarca farklı ismin arasında ilk bakışta göze çarpan bir mezar taşı var. Hayır büyüklüğünden, süslülüğünden ya da ihtişamından değil, tam aksine mütevaziliğinden ve sadeliğinden dikkat çekiyor bu taş. Üzerindeki ismi okuduğunuzda anlıyorsunuz ki Orhan Veli hala İstanbul’u dinliyor Aşiyan’da. Mezarlığın en sakin (bir mezarlığın bile en sakin noktası olabileceğini düşünmezdim) bölümünde huşu içinde.

Altıncı Fotoğraf Orhan Veli Mezar Taşı

Şimdiye kadar bahsettiğimiz sanatçılarımızın aksine ölüm hayatın basit bir parçasıdır Orhan Veli’de. Belki de bir kaçış yoludur.

Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayri?

Ünlü şiiri Kitabe-i Seng-i Mezar’da da (“mezar taşındaki yazı” anlamına geliyor bu arada) karakteri Süleyman Efendi bir akşam uyur ama uyanamaz örneğin. Şair de kendisine böyle bir ölüm hayal etmiş midir merak konusu ama onu nasıl kaybettiğimiz sır değil. Henüz 36 yaşında Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düşer Orhan Veli. Önemsemez pek, ne de olsa halkımız alışıktır bu tarz olaylara. İstanbul’a gelir ama ağrıları devam etmektedir. 2 gün içinde komaya girer, doktorların da yanlış tedavisiyle hayatını kaybeder. Abidin Dino belki mutluluğun resmini çizememiştir ama dostu Orhan Veli’ye az sözle çok şeyler anlatan yukarıda gördüğünüz mezar taşını hazırlar. Sunay Akın da şairin hayatındaki zıtlıkların sonuncusunu şöyle döker mısralara.

“Şiirden kovduğu uyağın
dönüp dolaşıp
sonunda mezar taşına
konması ne
garip:
Orhan Veli
1914 – 1950”

Orhan Veli’yi zorlukla arkada bırakıp biraz daha yukarılara çıkınca beklemediğim bir mezar çıkıyor önünüze. Üniversitemizin kurucu rektörü de Aşiyan’ın sakinlerinden biri.

Yedinci-Fotoğraf-Aptullah-Kuran-Mezar-1024x678

Birkaç metre solda şiirimizi uzun süre sürükleyen ikinci yenicilerden Turgut Uyar ve birkaç metre yukarıda mezarlığın en yüksek noktasında Edip Cansever yatmakta.
Bakın ne diyor Edip Cansever yaşamında İstanbul hakkında.
“Ön çalışmalarım kalabalıklara karışmak, yolculuklara çıkmak, yıllardır bitiremediğim İstanbul’u adım adım dolaşmaktır. Bir de denizsiz yapamam. Yaşamım bir kıyının yaşamı gibidir.”

Sekizinci Fotoğraf Edip Cansever Mezar

Dokuzuncu-Fotoğraf-Edip-Cansever-Mezar-Manzarası-1024x678

Ölümünden sonra da denizden uzaklaşmamış Cansever. Can dostu Cemal Süreya’nın ölümünü fazla şiire bağladığı şair ölüm hakkında edebiyatımızın en güzel örneklerinden birini vermiştir.

Ölüm
Sen en güzelsin bu saatlerde
Büyütmüş yetiştirmişsin beni
Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak
Bugün de
Tam nerede kalmışsam

Biraz soluklanıp mezarların arasından yavaşça inerseniz birçok tanıdık isim okunabiliyor taşların üzerinde. Mezarlığın denize bakan kesimine geldiğinizde Attila İlhan’ın kayalıklara sırtını verip boğazı izleyen mezar taşını görüyorsunuz.

Onuncu Fotoğraf Attila İlhan Mezar

“Nasıl doğmakla başlarsa ölüm/ Ölmekle başlar hayat” diyor şair.

Bir macera olarak görüyor ölümü. Orhan Veli’de olduğu gibi onda da yaşamdan kaçıp yeni dünyalara yelken açma fırsatı ölüm.

“Ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak/ Hiç doğmamayı isterdim ama/ Bir kere doğmuşum ölmek yasak”

Mezarlıktaki önemli isimler bunlarla sınırlı değil. Bahsi geçen şairlerin mısralarını güfteleyen ünlü bestecimiz Münir Nurettin Selçuk da Aşiyan’da yatıyor. Bir çırpıda akla gelen besteleri arasında Sessiz Gemi, Rindlerin Ölümü, Rindlerin Akşamı(Dönülmez Akşamın Ufkundayız) Aziz İstanbul gibi Yahya Kemal’in en önemli eserleri de var.

On Birinci Fotoğraf Münir Nurettin Mezar

Mezarlığın alt tarafında mezarını ziyaret edebileceğiniz isimler arasında Osman Yağmurdereli, ilk kadın şairlerimizden Nigar Hanım, Orgeneral Fahrettin Koru, Abidin Dino, Tezer Özlü, Özdemir Asaf ve Sultan Vahdettin’in torunu Fatma Neslişah bulunuyor.

On İkinci Fotoğraf Özdemir Asaf Mezar

Aşiyan deyince akla gelen ilk isim olan Tevfik Fikret ise fazla yol gitmemiş vefatının ardından. Köşkünün penceresinden yıllarca manzarasını izlediği, tablolarını yaptığı, yokuşuna bile şiir yazdığı bu semtte yatıyor o da. Köşkünün hemen yanında izlemeye devam ediyor Aşiyan’ı.

On Üçüncü Fotoğraf Tevfik Fikret Mezar

Diğer mezarlıkların aksine insana huzur veren Aşiyan Mezarlığına ziyaretlerimden ve bu yazıyı hazırlarken tekrar tekrar okuduklarımdan ben büyük haz aldım. Karanlıkta ziyaret ettiğimde bile hiç ayrılmak istemedim kabristandan ki 24 saat kapıları açık mezarlığın. Özellikle edebiyata ve şiire ilgiliyseniz (değil idiyseniz bu yazıyı okuma zahmetine katlanmazdınız sanırım) asla pişman olmayacağınız bir yolculuk sizleri bekliyor diyebilirim.

Yazıma Ahmet Hamdi Tanpınar’la başlamıştım ve onunla bitirmek istiyorum.

“Geçen gün Boğaz’daydım. Âşık olduğum, yalnız gezdiğim günleri düşündüm. Ve kendi kendime -Yarabbim dedim, acaba genç bir âşık bir gün buralarda tıpkı benim on on beş sene evvelki halimde dolaşırken benden bir mısra okuyacak mı?- Ebediyet işte bu! Eğer böyle bir şey olursa vallahi mezarımda dönerim.”
Ne dersiniz? Yalnızca Ahmet Hamdi’nin ölümsüz olduğunu kanıtlamak için bile gidilmez mi Aşiyan’a?

10805261_10152924779851392_1005359890_n

Yorumlar

  1. Eren

    Yazı hiç bitmesin istedim. Çok kere önünden geçmişimdir ama hiç gezmemiştim Aşiyan’ı. Tüm ayrıntılarıyla gezmiş gibi oldum. Ama merakım da katmerlendi. En yakın zamanda ziyaret edeceğim.

Yorum Yapın

Dinamik Gazete | Developed by ideanamic