Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image
Scroll to top

Top

Yorum Yok

Cüneyt Ülsever Röportajı – Birinci Bölüm

Cüneyt Ülsever Röportajı – Birinci Bölüm

| On 30, Nis 2016

Önce Robert Koleji ardından da Boğaziçi Üniversitesi. Üniversitede marksist görüşlü bir eylemci, sonra liberal görüşe mensup bir Müslüman. Türkiye’de ilk İnsan Kaynakları Departmanı’nı kuran adam. 28 Şubat’ta askere muhalif şimdi de Ak Parti’ye.

Üniversitemiz mezunlarından 1 Kasım seçimlerinin ardından köşe yazarlığını bırakan Cüneyt Ülsever’le Türkiye’nin son 20 yılına ışık tutan bir röportaj gerçekleştirdik. Boğaziçi’nde rektör odası basan bir solcuyken Amerika’da nasıl liberal olduğuna, Erdoğan’la yaptığı görüşmelerden Ak Parti karşıtlığına, yazarlığa başlangıcından Hürriyet’ten kovuluşuna kadar her şeyi konuştuk. Keyifli okumalar…

Hızlı bir soruyla başlarsak, Üniversitede ateist ve marksistken Amerika’da Liberal bir Müslüman olduğunuzu biliyoruz. Nasıl oldu bu iş?

Genelde beklenen cevap şu: “Orada nurlu bir imama rastladım ve o beni ikna etti”. Ama gerçek böyle değil tabii ki. Amerika’da okurken , Harvard’da bilim felsefesi üzerine çalışmaya başladım, adeta taktım. Bizim ülkede çok garabet bir şey var. Gençlerimize üniversitede bilim öğretiyoruz ama bilimin ne olduğunu öğretmiyoruz.

Bilimin ne olduğuyla uğraşırken Karl Popper, Thomas Kuhn gibi isimler ilgimi çekti ve takip etmeye başladım. Gerçek olarak bilimde ifade ettiğimiz hipotez kavramının geçici olduğunu ve mutlak bir hipotez olmadığını öğrendim. Hatta güzel bir söz vardı. Bir hipotezin geçerlililiği başka bir hipotez onu yanlışlayana kadardır. Yani dünyada gerçeğin ne olduğu konusunda bizim zannettiğimiz gibi, aydınlanmacı gelenekten gelen, ‘bilim her şeyi çözer’ gibi şeylerin safsata olduğuna karar verdim.

Mesela Karl Popper diyor ki: “Bilimin görevi hipotezini doğrulamak değil, yanlışlamaktır. Yanlışlayamadığı sürece geçerlidir hipotezi.”

Yanlışlanamayacak bir öneri bilimin alanına girmez. 25 yıl sana her sabah çay getiren uşağın seni zehirlemeyeceğine dair bir hipotez yaratabilirsin. Peki bir düşmanının uşağı satın alıp çayının içine zehir koydurmaycağına dair bir garantin var mı? Anlatabiliyor muyum? Bilimin şüpheci yanı. Onun için hep yanlışlama üzerine gitmeliyiz.
Kafamı böyle yorduğumda Marksizm ve Allah’ın varlığı yanlışlanamayacağı için bilimin alanına girmez. Peki bilimsel metodolojiyle her şeyi çözebiliyor musun? Hayır. Onun için de bir yerden sonra yerine inanç koymaya başlıyorsun. Yani Marksizm bilimsel bir sonuç değildir fakat insanların Marksizm’e inanmasının yani Marksizm’in insanlar için daha yararlı olacağına inanmasının önüne geçemezsiniz. Allah inancı için de aynısı geçerli. Allah’ın varlığını biliyorum diye bir saçmalık olmaz. Allah’ın varlığına inanıyorum diyebilirsin.

DSC_0260

Ben de şu kanıya vardım: Dünyada hiçbir ideoloji olmaması gerekir çünkü ideolojilerde şu iddia vardır: Ben senin adına seni mutlu edecek şeyi biliyorum. Dünyadaki ideoloji olmayan tek genel görüş liberal görüştür. Çünkü çok basit bir şeye dayanır. İnsan için en iyisine yine insanın kendisi karar verir. Liberal siyasetin tek amacı özgürlükler ve insanın karar mekanizması üzerindeki bütün kısıtlamaların kalkmasıdır.

Sonuç olarak ben bilimin her şeyi çözemediğini gördüğüm için Müslüman oldum. Bazı sonuçlara inançla ulaşabildiğim kanaatine vardım. Marksizm’den de başkalarına onlara uymayan bir kıyafet giydirmeye çalıştığını düşünerek vazgeçtim.


Liberalizm’in siyasi yönünden bahsettiniz, peki ekonomik yönden liberal sistem hakkındaki görüşleriniz neler?

İnsanın dehasına ve yaratıcılığına en açık sistem piyasa ekonomisi. Kriz olmuyor mu? Elbette oluyor. 2008’e kadar kriz anında piyasanın kendini tedavi edeceğine inanıyordum ama yanıldığıma karar verdim. Devlet müdahalesi olmadan bu işler düzelemiyor. Çünkü insan yaratıcılığı ihtirasla beraber geliyor, bu yoldan çıkışa zaman zaman müdahale edilmesi gerekiyor ve en mantıklı olan da kamunun müdahalesi. Futbol maçı gibi düşünebilirsiniz, maçın sonu futbolculara bağlıdır ama illa ki bir hakem gerekir. Yoksa futbol maçı olmaktan çıkıp, güçlü olanın güçsüzü tamamen ezdiği bir oyuna dönüşür.

Fakat reele baktığımızda görüyoruz ki güçlü olan siyaseti de, medyayı da, parayı da kontrol edebiliyor. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu büyük bir problem değil mi?

Kesinlikle katılıyorum fakat ben serbest piyasa ekonomisini hatasız olduğu için değil hatası en az olan sistem olduğu için destekliyorum. Çünkü devletin müdahalesinin çok daha fazla gelir dengesizliği yarattığına inanıyorum. Örneğin Çin ve Rusya’daki siyasetçilerin kamu malları üzerindeki etkileri ortada. Liberal sistemde en azından özel mülkün üzerinden güç kavgaları yapıyorsun, kamu malları üzerinden değil. Planlı ekonominin, serbest piyasa ekonomisinden daha fazla zarar vereceğine inanıyorum. Mükemmeli aramak diye bir şey yok benim kafamda. En az hatalı olanı tercih ediyorum.

Peki çok iyi bir eğitimin ardından neden medyaya yönelmeyi tercih ettiniz?

1998’de 28 Şubat geldi. Ben de askere veryansın etmeye başladım. Bu o zamanlar Kanal 7’nin dikkatini çekti. Kanala çıkıp konuşmaya başladım. Sonradan anladım herifler beni kullanıyormuş. Ben sövüyorum, onlar ne yapalım Cüneyt sövdü diyorlar. Ama karşılıklı faydalandık birbirimizden. Ben de televizyona çıkıyordum sayelerinde. Bu arada Yeni Şafak’a yazılar yolluyorum onlar da basıyorlar.

DSC_0267

Aynı yıl bir gün Ertuğrul Özkök aradı. Daha önce hiçbir ilişkimiz yok ama onunla. Davet etti beni. O zamanlar Hürriyet Gazetesi 28 Şubatçı ve bir tek Yavuz Gökmen var köşe yazarı olarak buna karşı. O da vefat etmişti.
Ertuğrul Özkök de cenazede benim bir romanımı görüp sonradan okumuş. Bakınca beğenmiş yazılarımı ve Yavuz Gökmen yerine seni adaylardan biri olarak düşünüyoruz, ne dersin dedi. Kabul ettim tabii. 1.5 ay sonra yine çağırdı. Ben Aydın Bey’in önünde büyük risk alıp seni seçtim dedi, her şey serbest ama bir Atatürk’e bir de Allah’a sövme. 28 Şubat’ta askere sövmek serbest demek bu. Şimdi hükümeti destekleyen birçok yazar o zamanlar Hürriyet’te askeri destekliyorlardı. Ben onlara benzemiyorum falan dediğimde Ertuğrul Özkök sen onlara benzesen seni niye işe alayım zaten demişti.


Şu anki iktidarı ilk yıllarında desteklediğinizi biliyoruz. Daha sonradansa çok ciddi muhalif yapan bir isme dönüştünüz. Bu dönüşümün sebebi neydi? AK Parti hangi beklentilerinizi karşılayamadı.

1998-2002 arasında askere karşı yazılar yazdım. Ak Parti’nin ilk iki yılında onların lehine yazılar yazdım. 7 tane davam vardı askerin açtığı, 46 yılla yargılanıyordum. 1999’da Erdoğan Siirt’te okuduğu bir şiir yüzünden mahkum oldu. Çok ağırıma gitti. Ziyaretine gittim o daha hapse girmeden, geçmiş olsun için. Tüm ana akım medya ona sırtını dönmüş vaziyette. Akşam arkadaşlarım ne halt ettin, kendi sonunu mu hazırlıyorsun diye sordular.

Hapisten çıktıktan sonra beni aradı, buluştuk. Bana dedi ki: “Cüneyt Abi, ,yi ki bu 28 Şubat oldu, bizim kafamızla siyaset yapılmazmış onu öğrendim, hatalarımızı anladım. Din üzerinden devlet üretilmez. Ben modern Turgut Özal olmak istiyorum. Ekonomide ve siyasette özgürlüklerden yana olacağım, Avrupa Birliği’ne sokacağım bu ülkeyi.
Dünyaya Müslüman bir ülkenin de dünyanın ileri ülkeleriyle beraber yürüyebileceğini göstereceğim. Bana yardım eder misin?”

Ben de salakmışım ki inandım. Kitaplar topladım okusun diye ama okumadı. Bekliyor ki ben anlatacağım o da öğrenecek. O şekilde devam ettik ama 2005 yılında ben desteğimi çektim. Uyandım ki bunlar tamamen laf-ı güzafmış ve beni kullanıyormuş.

2004 yılında eleştirilere başlamıştım, meğer çok alınıyormuş. Zamanında Süleyman Demirel’i, Turgut Özal’ı da eleştirirdik. İçeri girmekten ya da ceza almaktan hiç korkmazdık. Sonra eleştirilerimi artırınca iletişimimiz de koptu zaten.

Hürriyet’ten atılma süreciniz nasıl oldu?

Özkök zamanında bana yansıyan bir şey olmadı. O ayrıldıktan sonra şimdiki CHP milletvekili Enis Berberoğlu, Erdoğan’la anlaşarak Hürriyet’te genel yayın yönetmeni oldu. Bana ciddi sansür uygulanmaya başladı. Çok keskin konuşuyordum. Sonunda haftada bire indirdiler köşe yazılarımı. Sık sık köşe yazılarım kayboluyordu. Yolluyordum bize ulaşmadı deyip basmıyorlardı. Ben de Hürriyet’te çalışmak mı yoksa Cüneyt Ülsever olarak kalmak mı daha önemli diye düşündüm. Haftada bir yazı hakkımla ‘Hürriyet bana sansür uyguluyor’ diye bir yazı yazıp yolladım. 4 kere bunu yollayıp onlar da basmayınca sonunda pes edip beni kovdular. Sonra Oda TV ve Yurt Gazetesinde devam ettim.

PKK Meşrulaştırıldı başlıklı bir yazınız var 2012’de. Bu yazıda meclisteki partileri eleştiriyorsunuz PKK’ya karşı olumlu tutumları nedeniyle. Yazınızda gelecekle ilgili üç tahmininiz var. Üçüncü tahmininiz Türkiye’nin bu duruma daha fazla müsaade etmeyeceği ve durumun yine gerginleşeceği. Şu anda da çok kötü bir terör ortamı görüyoruz. Üstelik sadece Doğu’da değil, artık terör Batı’ya da sıçramış durumda. Siz Barış Sürecini ve ardından gelişen çatışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

PKK’lıların Habur’dan o şekilde girmeleri büyük bir hukuksuzluktu. Benim tezim şuydu. Çözüm Süreci bir palavradır çünkü bir şeyin hukuki temeli hazırlanmadan böyle bir sürece girmek doğru değildir. Benim tahminim şudur: “Ya TSK da kabul ederse Suriye, Irak ve Türkiye Kürtlerinin birleştiği bir özerk bölge kurulacak ve TSK’ya verilecek kontrolü ya da bugünkü kaos büyüyerek devam edecek. “

DSC_0255

Eski bir yazımda İran’ın Amerika’yla anlaşacağını ve ambargoların kalkacağını yazmışım. Şu anda da Reza Zarrab’ın tutuklanması bununla ilgili. İran’da Ruhani’nin seçilmesinin en önemli sebebi de kavgacılıktan çok uzlaşıyı tercih etmesi. Uzlaşmanın yollarından biri de ortak düşmanları ortaya çıkarmak. Bunlar da Zencani ve Zarrab gibi adamlar. Ambargoyu deldikleri için Amerika’ya karşı, İran’ın paralarını kaçırdıkları için de İran’a karşı. O dönem para karşılığı doğalgaz değişimi yapılamadığı için altın karşılığı yapılmaya başlandı. O altınla Halk Bankasında hesap açıldı. O altın satılarak tekrar paraya çevriliyor. Burada para gayrıresmi para haline geliyor. Yetki verilen adamlar da sistemi bozmaya başlıyorlar bal tutan parmağını yalar misali. Dolarla altın al, altını sat dolara dön. Paralar kaybolmaya başlıyor. İşte şimdi bunlar ortaya çıkmaya başladı. Bizdeki 17-25 Aralık’ta bunlarla ilgilidir.

Son dönemdeki bombalama olaylarını sormak istiyorum. PKK’nın ve IŞID’in yaptığı bombalamalar amacına ulaşıyor gibi gözüküyor. İnsanlar sokağa çıkmaya korkar oldu. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, hükümeti suçlamalı mıyız?

Cumhurbaşkanı çözüm süreci sırasında valilere göz yummaları için talimat verdiklerini söyledi. TSK o süreçte valilere 58 operasyon talebi gönderip sadece 2 izin alabilmiş. Adeta üç buçuk sene PKK için maç durdurulmuş, her türlü tedariği, antremanını yapmasına izin verilmiş. Örneğin kazılmış hendekler. Bunların polise haber verilmeden, görülmeden yapılması mümkün mü? Göz yumuldu.

Cumhurbaşkanı diyor ki Belçika teröre göz yumdu, terör onları vurdu. Bunu Türkiye için de söyleyebiliriz. IŞİD davasında herkes serbest bırakıldı ama akademisyenler hapiste. Bir ülke en önemli futbol maçını erteleyecekse güvenlik konusunda çok büyük problemler vardır.

Reza Zarrab’ın tutuklanmasında beni en çok ilgilendiren olay savcının twitter’daki takipçi sayısının 200 bin artması. O kadar adalete susamışız ki yabancı bir savcının twitter’ına bile saldırabiliyoruz.

Röportajın ikinci bölümünü yarın sitemizden okuyabilirsiniz.

Yorum Yapın