Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image
Scroll to top

Top

Yorum Yok

Gülay Barbarosoğlu’yla Özel Mülakatımız

Gülay Barbarosoğlu’yla Özel Mülakatımız

| On 02, Tem 2016

Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü için yeniden aday olan rektörümüz Prof. Dr. Gülay Barbarosoğlu ile son günlerde merak edilen konuları konuştuk. Niçin yeniden aday oldu, rektörlük dönemini nasıl değerlendiriyor, Boğaziçi’nde yaşanan son olaylar hakkında neler düşünüyor, güvenlik problemi hakkında yeni projeleri var mı, öğretim üyeleriyle yapılan rektörlük seçimini kaybetmesi durumunda nasıl bir yol izleyecek? Tüm bu soruların cevabını ve daha fazlasını röportajımızda bulabilirsiniz.

Birçok üniversite mensubu tarafından oldukça başarılı bulunan bir rektörlük döneminin ardından yine oldukça hazırlıklı bir şekilde rektörlüğe adaylığınızı koydunuz. Yeni bir dönem için aday olmanızın sebepleri nelerdi?

Önemli projelere başlamıştım. Bunlar oldukça yol aldı fakat bir kısmı da daha başlangıç döneminde. Dolayısıyla bu projeleri tamamlamak istiyorum.

Tabii daha sistemli çalışmak mümkün müydü diye bakıyorum ama bunlar büyük projeler olduğu için hızlandırmak mümkün değildi. Ayrıca burada özellikle kurumsallaşma gibi daha içselleştirilmesi ve üniversitede yerleşmesi gereken bazı olumlu alışkanlıkları başlattım diye düşünüyorum ve onları devam ettirmek istiyorum.

Bu projeleri biraz açabilir misiniz?

En önemlisi Kandilli Kampüsü’nün gerçekten rasathane hüviyetinde bir araştırma merkezi olması. Bu anlamda orada lisans üstü bir yurt yapmak, Feza Gürsey enstitüsünü gerçekten Türkiye’ye yakışır hale getirmek ve orada bir bilim teknolojisi binası kurmak hayalim var. Bu hayali iki sene içerisinde tamamlamayı planlıyorum.

Bir diğer önemli proje, birinci fazını tamamladığımız Kilyos Kampüsü’nün hem bir global campus hüviyetine bürünmesi hem de kendi enerjisini üreten tamamıyla yeşil bir kampüs olması. Geçtiğimiz dönemde bir yurt binası, spor salonu ve rüzgar türbinini kurdum. Yeni yurt binası ve student center da ihale aşamasında. 2019’dan sonra Türkiye’nin en güzel kampüsü olacağına inanıyorum Kilyos’un. Ben aslında hızlı ve tempolu çalışan bir insanım ama bazı imar ve inşaat aşamaları uzun sürüyor. Orada hem eğitim olacak, yani İngilizce hazırlık okulu tamamen oraya gidecek ve orası bir dil köyü olacak. Aynı zamanda da araştırmalar gerçekleşecek Kilyos’ta. Araştırmaların içeriği enerji ve çevre olacak.

Tabii birçok proje daha var anlatabileceğim ama çok önemsediğim bir diğer pratik kurumsallaşma ve kurumsallaşma içinde iletişimdi. Bunlarla ilgili birtakım üniversitesel pratikleri geliştirdim. Bunu da bir proje olarak düşünüyorum ve önümüzdeki dönemde öğrenci-hoca, hoca-hocalar arası her türlü iletişim kombinasyonunu daha iyi yapacağım. Mümkün olduğunca sizlerle de bir araya gelmek, hocalarla da toplantılar yapmak. Önemli bir konu da üniversitenin idari süreçlerinin kalite güven sisteminin kurulması. Buna açıkçası fazla vakit bulamadım ama hem öz değerlendirme hem de dış değerlendirme anlamında çok önemsiyorum. İlerleyen süreçte bunu da halledeceğim.
Tekrar göreve gelirsem öğrenciler adına yapacağım ilk şey ‘Center Cognition and Learning’ sistemi kurmak çünkü öğrencilerin derslere ilgisizliği ve memnuniyet durumlarının farkındayız. Dolayısıyla öğrenci sayısının arttığı ve iletişimin değiştiği bir konumda bizim de eğitim pratiklerimizi değiştirmemiz gerekiyor. Sınıfları teknolojik olarak daha hazır bir hale getirmeliyiz. Dersleri sürekli MOOC (Massive Open Online Course) ile desteklemeliyiz. Bütünüyle eğitim teknolojilerimizi dolayısıyla öğrencilerimizin dersteki ilgisini odaklayacak, öğrenim teknolojilerini ele alacak bir merkez kuracağız.

Gülay Barbarosoğlu 1

4 yıllık rektörlüğünüzde en başarısız olduğunuzu düşündüğünüz alan hangisi? Seçilirseniz bu alanda ne gibi değişiklikler yapmayı planlıyorsunuz?

Başarısız olup olmadığıma herhalde seçimle karar verilecek diye düşünüyorum ama öz eleştiri yaptığım. Yani kendime not veriyorum ve görüyorum ki birçok şeyi yapmışım. Ama bu eğitim-öğretim ve sınıfların geliştirilmesi konusunda biraz geride kalmışım diye düşünüyorum. Kütüphanenin güçlendirilmesi konusunu biraz ertelemiş olduk. Fakat açıkçası diyalog anlamında demokratik katılımcı bir üniversite anlamında ben kendime yıldızlı 10 puan veriyorum.

Farklılıklara hoşgörü, demokratik, katılımcı bir üniversite, bunları herkes kullanıyor ama ben bu tanımların içini doldurabildiğime inanıyorum ve aynı şekilde devam edeceğim.

20160701_160921

Rektörlük seçimlerinde sadece akademisyenlerin oy vermesi bazı tartışmalara yol açtı. Siz de tüm öğrencilerin gelecek yılları konusunda bu denli öneme sahip bir seçimde söz hakları olması gerektiğini düşünmüyor musunuz?

Tabii, üniversitenin paydaşları çok boyutlu. En azından öğretim üyeleri, öğrenciler, idari çalışanlar ve mezunlar. Bunlar birinci seviyede paydaşlar. Bugün öğrencisiniz, 4 yıl sonra mezunsunuz. Biliyorsunuz ben ‘mezun destekli kamu üniversitesi’ tabirini de çok kullandım. Mezunları üniversitenin bir parçası olarak görüyorum. 4 yıl sonra sizi kaybetmeyeceğiz, yani Cem ve Halil 4 yıl sonra kaybolmayacak. Dolayısıyla ben sizin de söz hakkınız olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat sayılar asimetrik. Üniversitemizde 449 akademik personel varken, 2000 tane idari personel, 16 bin kayıtlı öğrenci, 55 bin adet mezun var. Avrupa Üniversiteler Birliğindeki görevim dolayısıyla son yıllarda yükseköğrenim sistemine çalıştım, bütün Avrupa ve Amerika dahil. Bir üniversite konseyi kavramı var. Bu konseyin içinde bu bahsetmiş olduğum dört gruptan temsilciler var. Dolayısıyla öğrenciler ve diğer paydaşlar bu konseyde kendilerini temsil edecek kişileri seçiyorlar. Bunlar harmanlanarak büyük bir konseyi oluşturuyorlar ve o konsey rektörü seçiyor.

Tabii şunu unutmamak gerekiyor. Demokrasi birtakım kurallarla tanımlanmış bir sistemdir ve bu üniversite Türkiye’ye rektörlük seçimini getirmiş bir üniversitedir. Bence kimin seçtiğinden bağımsız seçim önemlidir. Bunu biz 1992 yılında mücadele ederek getirdik ve mücadele ederek koruduk. Ben göreve geldiğimden beri 4-5 defa kanun teklifiyle rektör seçimlerinin atamayla belirlenmesine gidilmeye çalışıldı ve biz hep buna karşı durduk. Dolayısıyla biz atamaya karşı durmuş bir grup olarak kendi seçim sistemimizi eleştirmeye başlarsak kendimize ihanet etmiş oluruz. Seçimlerin değişik modelleri vardır ve bence az önce bahsettiğim en doğrusudur ama seçimi tekrardan tasarlarken çok dikkat etmek ve atama noktasına gitmemek gerekir.

Akademisyenlerin yaptığı seçimde en yüksek oyu almayan adayın YÖK ve Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atanması hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz böyle bir durum karşısında ne yapardınız?

Kanun açık, kanun YÖK başkanına da, sayın Cumhurbaşkanına da bu yetkiyi vermiş. Hiçbir söylem bu kanunun üstünde olamaz. Dolayısıyla ben hiçbir şekilde bu kanunu ve yetkileri zedeleyecek bir söz söyleyemem. Ama 2012’de de söyledim şimdi de söylüyorum, bir oyla bile seçimi kaybedersem böyle bir görevi kabul etmem.

Aslında kibarca demek istiyorsun ki, bütün bu yaptıklarınızdan sonra sizi rektörlüğe atarlar mı? Bilmiyorum fakat yıllardır bu üniversiteyi idare eden, rektör yardımcılığı yapan, daha önce Kandilli Müdürlüğü yapan birisi olarak yıllarca Ankara’yla da çalıştım, değişik hükümetlerle, başbakanlarla, bakanlarla çalıştım çünkü bu görevleri aldığınızda çalışmanız gerekiyor.

Ben bu 4 senede genel manada kendime 8,5-9, bazı konularda da yıldızlı 10 veriyorsam demek ki kendimi başarılı görüyorum, hiç kimse de bana başarısızsın demedi. Yani atanmayacağım konusunda herhangi bir somut bilgi yok. Ama birisi çıkıp da haber üfürüyorsa, bir dedikodu yaratıyorsa o onun bileceği bir iştir. Dolayısıyla bunun muhatapı ben değilim.

Kendimden bahsedecek olursam endüstri mühendisiyim, yıllardır çok çalıştım. Projeci bir insanım, yıllardır söylenen bir sürü projeyi hayata geçirdim, yani sadece bu duruştan dolayı değil cesurca, zor projeleri hayata geçirdiğim için ve bunu devam ettirmeye enerjisini kendimde bulduğum için aday oldum.

IMG_7638

Özellikle son bir senede belirli medya organlarında üniversitemiz hakkında çok sert haberler yayınlandı. Bunun sebebini ne olarak görüyorsunuz? Şimdiye kadar bu haberlere üniversiteden yanıt verme yoluna gidilmedi. Seçilmeniz halinde bu konu hakkındaki tavrınızda bir değişim olacak mı? Bu saldırgan tutumun yeniden aday olmanızda etkisi var mı?

Bu güzel bir soru. Aslında çok belli bir medya grubu bu. Ben özellikle o çıkan haberlerin tamamını hiç üşenmeden herkese anlattım. YÖK başkanlığı, genel kurul üyeleri, ilgili bakanlar ve medya kuruluşları. Birisi bir bilgi verebilir ama bu haberi yayınlamadan önce bu haber doğru mudur diye bir kere sorulması gerekiyor bize. Burası bir kamu kurumudur ve ben hiç üşenmeden her bir olayı aylarca anlattım.

Yine böyle bir şey olursa da basın duyurusu yerine yüz yüze anlatmayı tercih ederim çünkü basın duyurusunu kullanmıyorlar. Hepsi yanlış haberdi hepsi taraflıydı bir kısmı da kumpastı. O zor günleri atlattık ama bu Boğaziçi’ne büyük bir direniş gücü, enerji ve dik duruş verdi. Buradan çok şey öğrendik. Ümit ediyorum bu haberleri yapanlar da bizim duruşumuzdan tatmin olmuşlardır. Bunun adaylığım konusunda bir rolü yok. Ama sayın Cumhurbaşkanı ve YÖK Başkanı tarafından atanıp atanmamam konusunda bir etkisi olup olmayacağını bilmiyorum.

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ni yayınlayan birçok akademisyen tutuklandı ve bunlardan birisi de Esra Mungan idi. Esra Mungan’ın tutuklu olduğu süreçte savcıyla görüşmek dahil pek çok adım attınız. Birçok üniversite tutuklu akademisyenlerini öğretim üyeliğinden atarken sizin Esra Mungan’ın arkasında durmanızın sebebi neydi?

Bu soruyu çok derin ve geniş anlatmak istiyorum. Ben bir toplumun en önemli kurumunun üniversiteler olduğunu düşünüyorum. Bu kurumdan aldığımız bir şeyler var. Bazen çok küçümsüyoruz ama bu oturduğumuz bina bu kampüs, dünya harpleri görmüş, cumhuriyetin kuruluşunu görmüş, darbeler görmüş. Ama bu okul hiç kapanmamış. Burada yaşayan çok uluslu öğrenciler harpte ülkelerine gidip savaşmışlar ve sonra dönüp yine üniversitelerini okumuşlar. Ben bu kültürü içselleştirmiş bir insanım. Bir arada yaşama ve siyasetin dışında kalmak. Benim tek siyasetim vardır o da universal ve evrensel değerlerdir. Çok kuvvetli bir görüşüm, en kalıcı siyasi görüş üniversitedeki akademik özgürlük görüşü. Benim ideolojim odur. Ben 60 yaşındayım, 40 senedir bu üniversitedeyim ve 40 senedir aynı şeyi söylüyorum. Ve de ben her zaman kendimi ve bu üniversitenin her bir paydaşını siyasetin üstünde kalması gerektiğini savunmuşumdur. Bunun içinde fikir özgürlüğü var insana saygı var her türlü hak ve özgürlükler var. Şimdi bunları savunduğunuz ve kendinize bunu esas aldığınız zaman mesele bitiyor. Boğaziçi Üniversitesi beni böyle yetiştirdi ve yine olsa yine aynı şeyi yaparım.

Fikir özgürlüğü esasen içeriğine katılmadığınız, karşı çıktığınız, kanınıza canınıza dokunan konularda görüşünü ifade eden kişilerin görüşüne saygı göstermektir. Dolayısıyla Boğaziçi rektörü olarak ben bu özgürlüğün arkasında durdum.

Sizce bu siyasi gerginlikler karşısındaki tutumunuzun yeni rektörün belirlenmesindeki etkisi ne olacak?

Ben bu tutumu sergilerken üniversiteye bir şey dayatmadım. Yani ben rektörüm ben böyle bir duruş sergileyeceğim demedim. Esasında üniversitenin kahir çoğunluğunun benden istediği ve beklediği bir davranışı sergiledim. Burada bir genel kurul yapıldı, yüzlerce insan vardı ve dolayısıyla bir tavır vardı.

Bizim Boğaziçi Üniversitesi dediğimiz ve her yerde her zaman herkesin söylediği belli değerler var ve ben o değerlerle hareket ettim. Dolayısıyla bu seçim bu kimliğin, Boğazçii hüviyetinin, bu duruşun bir sınavıdır. Boğaziçi Üniversitesi aslında bence bir rektör seçmiyor, bu duruşu belirliyor. Bu değerlerin arkasında ne kadar durup durmayacağını seçiyor. Ben bu durumda dayatmacı değildim, üniversitenin genel görüşünü seçilmiş rektör olarak yansıtmaya karar verdim. Bunun için şimdi bu seçime giriyorum ve diyorum ki buyrun Boğaziçi kimliğini oyluyoruz. Boğaziçi’nin nitelikli çoğunluğunun böyle düşündüğüne inandım, fikir özgürlüğünden vazgeçmeyeceğimize inandım ve buna göre davrandım.

Diğer adayın bu konularda ne düşündüğünü bilmiyorum. Başka bir aday çıkıyorsa neyin yapılmadığını ve nasıl yapacağını açıklaması gerek. Bana alternatifse neyi yapacağını anlatması lazım. Ben bunları bunları yaptım ve ben kendime yıldızlı 10 veriyorum. Eksik yaptığım şeyler olabilir ama bütüne baktığımda gayet iyiyim. Eğer bunları vaad etmiyorsa başka şeyler vaad ediyor demektir. Onu da ona sormanız gerekiyor.

Benim için kamusallık çok önemli bir şey. Devletin yüksek öğrenim sorumluluğu vardır. Boğaziçi Üniversitesinin bir devlet üniversitesi olması gerektiğine inanıyorum. Accessibility ve Inclusive olmak benim için çok önemli. Boğaziçi Üniversitesinin kuvvetli bir vakfı olmalı ama vakıf tarafından yönetilmemeli, biz özgürüz. Kamu dediğin zamanda bu ülkede yaşayan 78 milyondan bahsediyorum. Ben bunun için buradayım ve diğer hocaların da bu yüzden burada olduğunu düşünüyorum. Diğer arkadaşımız çıktı, özel statü getireceğim dedi. Dolayısıyla ciddi bir düşünce farkı var.

Farklılıklar iyidir, çeşitlilik iyidir demek çok kolay. Peki bunu nasıl pratiğe dökeceğiz? Hangi farklılığın iyi olduğunu biz mi seçeceğiz? Hep bir arada ve özgürce yaşacayacağız diyorsak LGBTI haklarını sonuna kadar koruyacağız. Rektörü yıllardır devam eden LGBTI hakları üzerinden dövmeye çalışmak samimi değil. Dolayısıyla bu söylemlere karşı ben kendimi net bir şekilde konumlandırıyorum.

Ülkemizde olduğu gibi üniversitemizde de sık sık güvenlik problemleri gündeme geldi bu yıl. 2 kez bombalı araç şüphesiyle kampüsün belli bir kısmı kapatıldı ve polisler kampüse alındı. Bundan önce bir yurt saldırısı gerçekleşmişti. Bu sorunlara yönelik getirilen kimlik sorma ve x-ray çözümünün üniversitenin özgürlükçü yapısına zarar verdiğini düşünenler var. Sizin bu konudaki fikriniz nedir? Üniversitedeki güvenliğin artırılmasına yönelik yeni projeleriniz var mı?

Bu önlemlerin üniversitenin özgürlükçü yapısına zarar verdiğini düşünüyorum. Ben de dediğim gibi çok uzun zamandır burada olduğum için bu özgürlükçü ortamın bir parçasıyım. Göreve geldiğimizde Fikret Hocayla ilk yaptığımız iş kapıdaki turnikeleri kaldırmak oldu. 2012 Eylül’ünde turnikeleri kaldırdık. Güvenlikçi zaten çalışmıyordu, yani göstermelik bir şekilde çalışıyordu. Burası kamusal bir alandır diye kapılarımızı açtık. Yani güvenlik denetimi tabii ki yapıyorduk ama daha soft power’la.

2015’in Mart ayında, bütün bu olaylar olmadan önce bir ÖTK toplantısı yapıyorduk, daha bizim gündemimize girmemişken onlar birinci sorun olarak güvenliği getirdi masaya. Öğrenciler biz kendimizi kampüslerde güvenli hissetmiyoruz dediler. Ben de dedim ki: “Olur mu arkadaşlar, burası Boğaziçi. Boğaziçi özgürdür, özgürlükçüdür, biz de bunu korumaya çalışıyoruz. Örneğin Amerika’da üniversiteler duvarların arkasına saklanmaz, kapıları açıktır.” İlk etapta teşekkür edip gittiler. Ondan sonra yurt hadisesi oldu. O grupta öğrencilerden birinin odasına girildi. Annesiyle babasıyla ve üç dört öğrenciyle beraber geldiler ve siz bizi kandırdınız hocam dediler. Haklıydılar.

Niye o yurda girildi? Bu çok açık. Biz birtakım sivil toplum kuruluşlarının o olaydan iki gün önce oryantasyonda yurt standı açıp, tanıtım yapmasına izin vermedik. Bizim yurtlarımız var, tanıtım istemiyoruz dedik ve herhalde onun üzerine oldu bu saldırı diye düşünüyoruz. Ben bunu valiye de söyledim, dedim ki bu olayların bir ilişkisi var mı çünkü ben polis değilim. Ben hangi yurt olduklarına ve ne yaptıklarına çok hakim değilim ama biz hiçbir yurda kampüste stand açma izni vermedik. Sonra bu olay oldu.

Tabii doğal olarak velilerimize de öğrencilerimize karşı da ben çok mahçup oldum. Ondan sonra Suruç olayı oldu ve ardından Ankara bombalaması olunca İstanbul Valiliğinde de toplantılar oldu. Ben orada anlattım, özgürlükçü Boğaziçi budur. Diğer rektörler sordular: “Hocam bir tek Boğaziçi mi bu işi iyi biliyor?” Bir veli de çıkıp dedi ki: “Ben de ODTU mezunuyum. ODTU de özgürlükçüdür ama kapısından kuş uçmaz, kimliksiz girmeniz mümkün değildir, servislerin içi bile sürekli kontrol edilir. Siz ODTU’den daha mı özgürlükçüsünüz?” Beni anlayın diye böyle ayrıntılı anlatıyorum. Vali de dedi ki: “Hocam sen nerede yaşıyorsun, Boğaziçi hangi memlekette? Burası Ortadoğu ülkesi yani dikkat edin.”

Zaten üzerimizde belirli bir sorumluluk da var. Yani yavaş yavaş bir değişim yaşadım. Bunu bir düşüş olarak algılıyorum ve geçen gün ilk defa bu yüzden ağladım, evet eskisi kadar özgürlükçü değiliz. Şimdi güvenlikçiyiz ama bu zamanlar da geçecek. Dolayısıyla ben tekrar eski günlere döneceğimizi düşünüyorum. Yurtdışındaki üniversitelerin birçoğunda kampüs kontrolü yoktur ama bina kontrolleri çok sıkıdır. Bütün binalara girerken parmak izi kullanılır, hem öğrenciler hem de hocalar için. Dünyada üniversite güvenliği buraya doğru gidiyor.

Sizi, bizi, varlığımızı, özgürlüğümüzü korumak için bir müddet daha güvenlikçi politikaya devam edeceğiz. X-ray havaalanı patlamasından sonra aldığımız bir güvenlik önlemi.

Yeni projelerimizde var. Bütün dünyada zaten kameralar çok artıyor. Bunun yanında kapı girişleriyle ilgili entegre bir sistem kurulacak. Misafirler için bir erişim programı hazırlıyoruz, kameraları genişleteceğiz. Arabalarda amblem yeterli olmuyor malesef amblemlerin yarısı sahte, acayip sayıda sahte amblem yapılıyor. RFID’ye geçeceğiz. Güvenlikçi sayımızı birdenbire çok hızlı artırdık yani 100 kadar güvenlikçi arkadaş aldık. X-ray cihazını şimdilik bu kapıya koyduk ama bir sürü kapı var ve bunların hepsine konacak fakat sadece kiralıyoruz, satın almıyoruz. Artık bir terör uzmanı falan olduk yani. Bu sevimsiz bir konu, sürpriz bir problemi kucağımızda bulduk ama geçecek diyelim.

GB

Boğaziçi Üniversitesi pek çok değerlendirmede Türkiye’nin en iyi üniversitesi olsa da uluslararası alanda son senelerde belirli bir sıralamanın üstüne çıkamıyor. Bunun sebebi sizce nedir? Bu sınırın aşılması için projeleriniz var mı?

Weighted average algoritmalar ve bunlarla birlikte 8-10-15 20 parametre ölçülerek hesaplanıyor. Dolayısıyla, bu sıralamaların birbirinden farklı olması doğaldır, çünkü orada kullanılan algoritmalar farklıdır. Mesela iki tane parametre üzerine konuşalım, bazı sıralamalarda number of citations yani atıf sayısı girer, bazılarında citations per documents girer. Birinci söylediğim tabii ki akademisyen sayısı fazla üniversitelerin yararına. Boğaziçi’nin bunun kullanıldığı sıralamalarda öne geçmesi mümkün değil çünkü biz nispeten küçük bir üniversiteyiz. Citations per document yani bir makalenin aldığı atıf o makalenin kalitesini gösteren bir durumdur dolayısıyla bu araştırma kalitesini ölçer. Number of citations veya makale sayısı gibi büyük değerler yerine oranlar kullanır. Ayrıca bütün dünyada en önemli parametre öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısıdır, öğrenci başına düşen bütçedir ve de öğretim üyesi başına düşen araştırma bütçesidir. Şimdi Türkiye’de devlet üniversitelerinin kafadan bunlar bakımından dünyada hiçbir rekabet gücü yoktur. Research budget veya research grand makale sayısı veya citation sayısında ise çok güçlüdür.

Değerlendirmelerde Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi başına düşen öğrenci sayısında 100 üzerinden ancak 4 puan alıyor. Bizden daha kötü durumda olan tek üniversite İstanbul Üniversitesi. ODTÜ ve İTÜ’ye baktığımızda da onlar da iyi durumda değil. Vakıf üniversiteleri daha iyi durumda ve 35-40 puan alabiliyorlar. Citation per document’teyse Boğaziçi Üniversitesi 100 üstünden 94-95 alır. Türkiye’de ve dünyada gayet iyi durumdayız bu konuda. Tüm bunları ağırlıklandırarak çarpıp topladığımızda Türkiye’de devlet üniversiteleri ve aslında bütün üniversiteler geride kalıyor

Türkiye’de belli bir üniversite süper ligi grubu var ve bunlar sıralamada zaten hep birbirlerine yakınlar. Bu grup içinde üniversitelerimizin daha iyi olmak için çalışması lazım. Ayrıca devletin parametreleri gözeterek devlet üniversitelerine daha fazla destek olması gerekiyor. En azından Boğaziçi’ne 100 tane öğretim görevlisi verseniz o parametrelerde bir anda yukarı çıkacağız. Bütçeyi biraz artırsanız bir anda yukarı çıkacağız. Ekonomide 16-17. Sırada olabiliriz ama ilk 100’ün içerisinde olan üniversitelerin bulunduğu ülkelerin büyük çoğunluğunun ekonomisi zaten ilk 5’te.

Rektörlüğünüz döneminde Boğaziçi Mezunlarını okula tekrar kazandırmak ve iletişimi korumak adına birçok girişimde bulundunuz. Bu girişimlerin bazıları öğrencilerin katılımına kapalı (veya ücretsel olarak çok yüksek) olmasıyla eleştirildi. Sizin bu girişimleri gerçekleştirirkenki vizyonunuz neydi ve bu tarz girişimlerin Boğaziçinin katmansız yapısına zarar vermesini nasıl engellemeyi planlıyorsunuz?

Bir üniversitenin en büyük, en kalıcı gücünü belirten grubu mezunlarıdır. Çünkü öğrenci çok hızlı değişen bir grup ve bizim örnek aldığımız Anglosakson sistemde mezunlarla üniversite arasındaki ilişki çok organik bir ilişkidir, çok sağlamdır ve süreklidir. Mezun olduğunuz gün mezun kartı verilir ve üniversite o mezunuyla ilişkisini koparmaz. Mezununa ulaşamayan veya mezunlar ofisi olmayan bir üniversite olabilir mi?

Boğaziçi Üniversitesinde, Mezunlar Ofisini 2013 yılında ben kurdum. Amaçlardan birincisi mezunlarla üniversiteyi bir araya getirip camiayı bir arada tutmak. Bizim mezunlarımız ülkemizde çok ileri noktadalar, ikinci amacımız onların iş imkanları, bilgileri, tecrübelerini üniversitemizde öğrencilerimize daha yakın kılabilmek. Demin bahsettiğim gibi bir üniversitenin güçlü vakfı olması gerekir. Dolayısıyla üçüncü amacımız da Boğaziçi Üniversitesi Vakfının düzenli ve sabit bir gelir sağlaması .

Mezunlar Ofisini kurduğumuz zaman karşımıza bir engel çıktı, biz mezunumuza nasıl ulaşacağız? Mezun olup gidiyorsunuz başka bir e-mail, başka bir telefon kullanmaya başlıyorsunuz. Üç senedir mezunlara ulaşmaya çalışıyorum. Bunu yapmak için de mezunu bir araya getirmek için de birtakım etkinlikler yapmak gerekiyor. Balo gibi etkinliklikleri soruyorsunuz ama biz burada bir sürü etkinlik yapıyoruz. Ücretsiz olarak ‘Boğaziçi Zirvesi’ ve ‘Büyülü Bir Gün’ ile mezunu ve öğrenciyi çekmek için ilk defa yönetim eliyle sanat ve kültür faaliyetlerini başlattık. Ama çok önemli bir konu da, bir üniversitenin vakfı, kendi vakfı ne kadar güçlü olursa o üniversitenin o kadar güçlü olduğudur. Dikkat edin, üniversitenin sahip olduğu vakıftan bahsediyorum, üniversiteye sahip olan vakıftan değil.

Bu vakfı nasıl güçlendireceğiz, bu sene mesela 20,16 tl diye bir şey başlattık. Her mezun yılda ilk mezun olduğunda 10 lira, müdür olduğunda 100 lira ve parası olduğunda 500 lira vererek üniversitesine destek oluyor. Bunun üniversitede çok önemli bir karşılığının olduğunun bilinmesi lazım. Biliyorsunuz “Give to Yale”, “Giving to Harvard” bütünüyle mezunların gelirleriyle hayatta kalıyorlar. Bence en saygın, en değerli, en helal para bu paradır bir üniversite için. Onun için ben buna mezun destekli kamu üniversitesi dedim. Bunlar zaten fundraising eventler olduğu için zaten gelir toplama amacıyla yapıyoruz.

Amerika’da ilk yıllarda davetli yaptık baloyu, biletleri ücretsizdi fakat maliyeti karşılamıyordu. Orada da amaç yurtdışındaki bütün mezunlarımızı bir araya getirebilecek bu ilişkiyi kurabilmekti. Ama aynı zamanda seminerler yapıyoruz, illa eller havaya modunda değiliz. Seminerler yapıp Türkiye hakkında konuşmalar yapıyoruz, çünkü ben Boğaziçi Üniversitesinin entellektüel kimliğinin Amerika’da bir yapılanma içerisinde olmasının iyi olacağını düşünüyordum.

Ayrıca Finans Teknopark projesini geliştirdim. Finans Teknopark projesi kapsamında New York’da bir kuluçka merkezi kuracağım. Dolayısıyla burada fikri olan, görüşü olan, hayali olan herkes orada fikrini takdim edebileceği bir ortam bulacak. Ortaklıklarla teknopark kurmak, tematik teknopark kurmak ve de üniversitenin kampüsü dışında teknopark kurmak önemli projelerdi. Birincisi Finans Teknopark ikincisi de Dudullu Organize Sanayi Bölgesiyle olacak ve tabii o girişimin sonucu da New York’taki kuluçka merkezinin kurulması oldu. Ama dediğim gibi ben üç senedir orayı izliyorum mezunun buna ihtiyacı var mı, bizim öğrencimizin buna ihtiyacı var mı, orada bir ekosistem var mı diye bakarak karar verilmiş bir şey ve şans da oraya götürdü bizi, dolayısıyla esas itibariyle bu çok önem verdiğim ve tamamen bana ait olduğunu düşündüğüm bu projenin olgunlaşmasını görmek istiyorum. Biraz da o yüzden aday oldum.

Son olarak biz Boğaziçi öğrencilerine söylemek istediğiniz herhangi bir şey var mı?

Bütün öğrencilere sizin aracılığınızla seslenmek istiyorum. Çok güzel dört yıl geçirdim. Muhteşemdi. Çünkü muhteşem gençlerle, muhteşem bir okulda rektörlük yapmak onur vericiydi. Bu onurla sizlere veda ediyorum. Ne olacağı belli olmaz. Dik durmak gerekiyor. Her zaman değerlerimizi, inandığımız fikirleri ve hayalleri ileri götürmeye çalışın. Böyle bir üniversitenin 4 sene rektörlüğünü yapmak büyük bir onurdu, bunu bütün arkadaşlarınıza sizin vasıtanızla iletiyorum. Bu vesileyle herkese iyi bayramlar, iyi bir yaz tatili diliyorum.

Dinamik Gazete ekibi olarak Gülay Barbarosoğlu’na teşekkür ediyor ve seçimde başarılar diliyoruz.

Yorum Yapın

Dinamik Gazete | Developed by ideanamic