Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image
Scroll to top

Top

Yorum Yok

Hem Profesör Hem Müzisyen Hem Ozan: Prof.Dr.Hakan Yılmaz ile İçten Bir Röportaj

Hem Profesör Hem Müzisyen Hem Ozan: Prof.Dr.Hakan Yılmaz ile İçten Bir Röportaj

| On 07, Kas 2016

Hakan Yılmaz hem Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde profesör hem de müzisyen ve ozan. Ezginin Günlüğünün kurucularından olan ve verdiği dersler ile öğrencilerine farklı bakış açıları sunan Hakan Yılmaz ile müziğe nasıl başladığını, son albümünü ve devam etmekte olan çalışmalarını konuştuk.

Ezgi’nin Günlüğü grubunun kurucuları arasındasınız. 80 Darbesi’nin etkilerinin hissedildiği bir dönemde muhalif bir çıkışla müzik yapmak nasıldı?

Ezginin Günlüğü’nü kuran çekirdek ekip ben, Emin İgüs , Şebnem Ünal, Tugay Başar ve Vedat Verter’den oluşuyordu. Grubu kuran arkadaşlarımın dördü Galatasaray Lisesi’ndeydi. Ben de oradaydım. Biz oranın Folklor Kolu’nun halk müziği korosunda ve okul dışındaki müzik korolarında birlikte çalışıyorduk. Yani aşinalığımız vardı birbirimize. 12 Eylül olduktan sonra ben konservatuara başladım. Şimdi İstanbul Üniversitesi konservatuarı oldu Kadıköy’de. O eskiden Çemberliaş’taydı ve adı da İstanbul Belediye Konservatuarı’ydı. Ben orada şan bölümüne ve aynı zamanda üniversiteye de başlamıştım. O sıralarda arkadaşlarla tekrar bir araya gelip müzikle uğraşmaya başladık. O zamanlar aklımızda grup kurma fikri yoktu, zaten o sıralarda Türkiye’de müzik grupları çok yaygın değildi. Zaten müzik yapmak bir yana, toplanmak, konuşmak, bir evde beş kişinin, on kişinin bir araya gelmesi gibi konular çok büyük risk taşıyordu. Bir süre böyle çalıştıktan sonra bir müzik topluluğu kurmayı kararlaştırdık. Besteler yapıyoruz, sözler yazıyoruz, seslendiriyoruz ama çalışacak bir yerimiz yok. Bu yüzden kendimize bir yer aramaya başladık. Timur Selçuk’a gittik, Ferhan Şensoy’a gittik, en sonunda Laleli’de çok değerli halk müziği sanatçımız ve bağlama üstadı Yavuz Top sağolsun bize dersanesinde çalışma yeri sundu. Ne söyleyeceğimizi, ne yapacağımız tam bilmiyorduk. Tek avantajımız gruptakilerin çoğu konservatuarda okuyordu. Dolayısıyla müzik birikimi çok yüksek bir gruptu. Repertuarımız çok geniş değildi. Söz ve edebiyat kısmını ağırlıklı olarak ben yürütüyordum, besteleri de ağırlıklı olarak Emin yapıyordu, ama özgün bestemiz fazla değildi; daha çok geleneksel türküler üzerine yorumlar yapıyorduk. Kısa bir süre sonra aramıza Nadir Göktürk de katıldı. Biz bu şekilde çalışarak 1983 yılına vardığımızda, artık konser verecek kıvama gelmiştik. İlk konserimizi verdiğimizde ben Boğaziçi hazırlıkta öğrenciydim (ondan önce bir yıl İTÜ’nün İşletme Mühendisliği bölümünde kayıtlıydım, ama okula neredeyse hiç uğramamıştım). Levent Kırca’nın Mecidiyeköy’de Hodri Meydan Kültür Merkezi diye bir tiyatrosu vardı; ilk konserimizi orada verdik. O konserin ses kaydı elimizde. Ondan önce de kendimize bir isim bulduk: Ezginin Günlüğü.

İsmi kim buldu?

İsmi Emin buldu. Uzun bir süre çeşitli isimleri aramızda tartıştık; hiçbiri genel kabul görmedi. Bir gün Nişantaşı’nda, Maçka’da bir çay bahçesinde oturmuş, çay içerken Emin, benim aklıma bir isim geldi; biraz karmaşık, ama belki beğenirsiniz, dedi. “Ezginin Günlüğü” ismini önerdi. Müzikle günlük tutma, melodiyle günlük tutma, hayata not düşme anlamında. İnsanlar bunu Ezgi diye bir kızın günlüğü olarak yanlış anlayabilirler, diye düşündük önce; ama sonra, kim nasıl isterse öyle anlasın, dedik. Nitekim o ismin tuhaflığı ve uzunluğu ve Ezgi diye bir kızın günlüğü de olabileceği gibi tartışmalar bence gruba kendine göre bir sevimlilik kattı. O zamanlar için biraz karmaşık ve tuhaf bir isimdi. İlk konseri o isimle verdik. Siyaset meselesine tekrar dönecek olursak, çok zorluk yaşadık tabii bu dönemde. İlk konserimizde şarkı sözlerimiz konserden önce sıkıyönetim komutanlığı tarafından denetlendi; kuliste ve konser salonunda da bir kaç sivil polis vardı, ne yaptığımızı gözlemeye gelmiş olan.

İlk konseri dinlemeye kaç kişi gelmişti?

Dinleyenler kaç kişiydi tam bilmiyorum. Sanıyorum beşyüz kişi civarında olsa gerek. Ama sonra çok büyük konserler de verdik. Mesela Açıkhava tiyatrosunda verdik. Mesela Bodrum Kale’de verdik. 80’lerin ortalarına geldiğimizde çok kalabalık konserler verdiğimizi hatırlıyorum. Çok sayıda fanımız vardı. Konserden sonra kulis fanlarla dolardı. Siyaset sizi engelledi mi, diye sordunuz. Tabii ki engelledi. Öte yandan, paradoksal bir biçimde, insanlar 80’lerin baskıcı ortamından bunaldığı için de, bizim müziğimize belki biraz daha fazla yöneldiler. Bugün Ezginin Günlüğü dediğiniz zaman, ona benzeyen diğer bütün grupların kökeninde ve merkezinde duruyor bence. Bu türe özgün müzik mi dersiniz, protest müzik mi dersiniz, tam adını koymak kolay değil ama. Bir eğilim, bir tür belirledi. Üniversite öğrencilerinden tutun, Türkiye’de kendini solda gören, bir şeyler yapmak isteyen nesiller, yani 80’lerde üniversiteye gidenlerden başlayıp sizlere kadar, Ezginin Günlüğü’nü dinlediler ve oradan kendi yaratılarını çıkardılar. Bu anlamda, biz çok önemli bir müzik türü yarattık diye düşünüyorum. Devam edebilseydi eski grup, eski kompozisyonuyla, bence çok daha etkili olurdu; çünkü, kafamızdaki projelerin büyük bir bölümünü gerçekleştiremedik. Bizden sonra da çok güzel şarkılarla Nadir Göktürk ve yeni ekibiyle devam etti Ezginin Günlüğü; ama ilk çıkışındaki orijinal türün biraz dışında yaptı üretimini.

Masrafları nasıl karşılıyordunuz?

Masraflarımızı tamamen cebimizden karşılıyorduk. Yani bize para veren, yardım eden kimse yoktu. Mesela ilk albümün (Seni Düşünmek) kasetlerini, plaklarını koltuğumuzun altına alıp plakçılara, kasetçilere dağıttığımızı hatırlıyorum.

Müziğe 20 yıl aradan sonra geri döndünüz. Geri dönmenizdeki etkenler nelerdi?

Ben hep müziğin içindeydim, dolayısıyla geri döndüm diye görmüyorum kendimi. Ben zaten sürekli olarak söz yazıyorum, şiir yazıyorum, beste yapıyorum. Müzikten kopmak diye bir durum söz konusu değildi; sadece yaptıklarımı paylaşmıyordum. Dolayısıyla şimdi ve daha sonra seslendireceğimiz bestelerin, sözlerin bir kısmı yeni, ama bir kısmı o yirmi yıllık süreç içerisinde birikmiş eserler. O birikimin önemli bir kısmı, şarkı sözleri, besteler, şiirler, henüz gün ışığına çıkmadı. Ekim başından beri stüdyoda kaydını yaptığımız ve yıl sonunda bitirmeyi planladığımız oniki geleneksel türküden oluşan türküler albümünün işlerini bitirdikten sonra, yirmi yıl boyunca yaptığım şarkılardan bir kısmını kaydetmeyi düşünüyorum. Bir projem de şiirlerimi yayınlamak. Dolayısıyla, o yirmi yılı şöyle değerlendiriyorum ben: benim açımdan bir demlenme, biriktirme, bu arada hayatın başka işlerini yoluna koyma yıllarıydı.
Sen Yoktun albümünden sonra verdiğiniz röportajda bir konser fikrinden bahsediyorsunuz. Sizi ne zaman canlı dinleyebileceğiz?
Geçen sene Eylül ayında bir albüm (Sen Yoktun) çıktı, biliyorsunuz. 2016’nın başından beri de geleneksel türküler içeren bir albümü hazırlamakla uğraştık; Ekim ayından itibaren de kayıt için stüdyoya girdik. Yeni kayıtlar da bitince, ilk albümdeki şarkılarla birlikte, yirmiüç şarkılık bir havuzumuz olacak ki bundan çok rahat bir konser repertuarı çıkar. Sanıyorum, konser programı 2017 yılının Haziran ayı gibi hazır hale gelir.

Bir röportajınızda “Şehir Türkçesinden ve plaza Türkçesinden ne şiir çıkar, ne de müzik.” demişsiniz. Bu cümleden hareketle Türkçe derinliğini kaybetti diyebilir miyiz?

Türkçe derinliğini tabii ki kaybetti. Küreselleşme ve “business” çağında şehir dilimiz, özellikle İstanbul’daki şehir dili, çok yüzeysel bir tüketim kültürünün dili oldu. Yani o dilin, o kültürün içinde herhangi bir derinliğe varmak için zaman da yok, para da yok. Bırakın dilsel, şiirsel kapasiteyi, bu kültürün içinde günde üç-dört saat trafikte geçirmek; her akşam iki-üç saat bir yerlerde, birileriyle takılmak ve boş muhabbet döndürmek; geri kalan saatlerini sosyal medyada, başkalarından haberleri izlemek ve kendinden haberlerle doldurmakla, geçirmek var bir kere. Sürekli, başkalarına nasıl göründüğün üzerine kafa yormak var. Sadece fiziksel karşılaşmalarda değil, Instagram’da nasıl görüneceğim, Facebook’ta nasıl görüneceğim şeklinde sürekli bir kendini sergileme kaygısı var. Zaman yok, karmaşık bir dili edinmeye ve konuşmaya. Karmaşık, derinlikli bir müziği dinlemeye zaman yok. Yüzeysel bir Türkçe üzerine az İngilizceyle geçip, gidiyor günler. Bir de bu “business” işlerinde çok çalışılıyor, az kazanılıyor. Bu kazanılan az para da sanata, kültüre değil, sosyal ortamlarda başkalarından geride kalmamak için alışverişe, kozmetiğe, giyim kuşama gidiyor. Bunun üstüne ilkokul, ortaokul ve liselerde alınan gayet kötü dil, edebiyat ve sanat eğitimi de eklendiğinde geriye çok fazla bir şey kalmıyor. Kültür, zaman isteyen bir şey. Boşluk olacak, zaman olacak, yalnızlık olacak, hatta aylaklık olacak; etrafınızda seçkin insanlar, büyük kütüphaneler, kapsamlı kitapçılar, şahane müzeler olacak.

Bu sene Nobel Edebiyat Ödülü’nü ABD’li şarkı yazarı Bob Dylan’a verildi. Dünyanın en prestijli edebiyat ödülünün bir müzisyene verilmiş olması herkesi şaşkınlığa uğrattı ve bu durum bazı kişiler tarafından tepkiyle karşılandı. Siz bir müzisyenolarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Edebiyat ve müziğin iç içe olmasını nasıl karşılıyorsunuz?

Ben çok memnun olanlardanım. Şundan ötürü: bir kere şiir ve müzik zaten birlikte doğmuş türler. Şiir, insanlığın ilk zamanlarına baktığınızda aslında saf bir tür olarak değil müzikle birlikte söylenen bir tür olarak doğmuş. Şairler de ozanmış. Dolayısıyla, şiiri müzikli söyleyebilmek kadim zamanlardan beri süren, aşıkların, ozanların elinde büyüyen bir gelenek. Şiir, müzikten ayrılıp kendi başına bir sanat olarak, müziksiz de söylenebilen bir dil sanatı olarak daha geç zamanlarda ortaya çıkıyor. Binlerce yıl çalmışız, söylemişiz, dans etmişiz. Dans, müzik ve söz birbiriyle bitişik türler. Ozan geleneğinin çok önemli bir temsilcisi Bob Dylan.

Hakan Yılmaz hakkında detaylı bilgi için: www.hakanyilmaz.info

Ceren Eser ceren.eser@boun.edu.tr
Oben Eroğlu oben.eroglu@boun.edu.tr
Selin Akbaş selin.akbas@boun.edu.tr

Yorum Yapın

Dinamik Gazete | Developed by ideanamic