Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image
Scroll to top

Top

Yorum Yok

“Herkessizlik” Üzerine…

“Herkessizlik” Üzerine…

| On 02, Oca 2014

Boğaziçi Üniversitesi Yönetim Bilişim Sistemleri bölümü öğrencisi Mert Şölen’in ilk kitabı “Herkessizlik” raflardaki yerini aldı. Kitap, kimsesi olmayan yalnız ama geçmişi karanlık bir adamın, tren istasyonunda karşılaştığı, ansızın hayatına giren ve onu altüst eden evsiz, aynı dili bile konuşmadığı bir kadın ile ilişkisini, yaşadıklarını anlatıyor.


1.Yazmak sizin için ne ifade ediyor? Güçlü bir dürtü mü? Hayatınızın olmazsa olmazı mı? Ya da başka bir şey…

Hayatla meşgul olmadığım, öyle başkalarının “boş, ölü” diye tabir ettiği her anda kendimi bir şeyler yazarken bulduğumu fark ettim bir gün. Galiba yazmayı, söylemek isteyip de bir türlü dillendiremediklerimi aktarmanın güzel bir yolu olarak görüyorum. Tamamen bana ait bir dünya, aklımdakileri anlatmaya çalışırken kimse sözümü kesip engel olmuyor, hatta belki de ben onlara “durun!” diyorum… En önemlisi zevk alıyorum, gerçek olmayanı kurgulamayı veya hayatta karşılaştığım insanlara ait parçaları gelişigüzel şekilde yarattığım karakterlere bulaştırmayı seviyorum. Evet, bu bir nevi dürtü sanki ama benim bile henüz sınırlarını bilmediğim, anlamlandıramadığım bir heves belki de! Şundan eminim, etrafımda tüylerimi diken diken eden olaylar, nabzımı hızlandıran hisler dolandığı sürece yazmaya devam edeceğim…

2.Yazarlığa heveslendiğiniz ilk anı ya da dönemi anımsıyor musunuz? Sizi böyle meşakkatli bir yolculuğa çıkartan etkenlerden bahseder misiniz?

Macaristan’daydım, Budapeşte sokaklarında sabahın etrafı ışıtmasına ramak kalmıştı. Bense arkadaşlarımdan ayrılmış, konakladığım yere doğru yola koyulmuştum. Boş sokaklardan geçiyordum, ta ki evsiz bir sokak çocuğu bana çat pat konuşabildiği İngilizcesi ile “merhaba!” diyene kadar. Önce temkinli davrandıysam da sonrasında ayaküstü sohbetimiz onun sokakta yaşayıp, cebinde peş parası olmayan asla dilenmeyen hatta yerlerde bulduklarını satmaya çalışıp geçinmeye çalışan birisi olduğuna geldiğinde, gardımı indirmiştim. Dinledikçe hayret ediyordum, kolundaki bıçak yaralarını gösterip evsizlerin en büyük derdinin diğer evsizler olduğundan söz etmişti. Gidebileceğin akrabalar, ya da ailen diye sorduğumda birkaç sene evvel evleri olduğunu ama babasının sokakta kimliği bile olmayan biri tarafından bıçaklandığını aynı gün annesinin öldüğünü ve kimi kimsesi olmadığı için de evden çıkarılıp sokaklarda yaşamak zorunda kaldığını anlatmıştı bana. Bana kaldığım yere kadar eşlik etmişti, yapabileceğim bir şey var mı diye sorduğumda gülmüş bunun bir çözümü olmadığından bahsetmişti. Ona cebimdekinin yarısını uzattığımda istememiş, bir dal sigara alabileceği kadarını güçlükle kabul ettirebilmiştim. Bir dal sigara onun için sıcak geçen birkaç dakikaydı; toplumun, dünyanın kirini pasını unutup güzel günleri hayal edebildiği sayılı anlardandı. O gün uyuyamamıştım çünkü benim gibi on dokuz yaşında olan arkadaşımın sigarası çoktan sönmüş olmalı diye düşünüyordum… İnsanın hayatı bir kara günle değişebiliyordu. İşte bu yüzden önceden bölük pörçük yazdıklarımı bir kenara bırakıp ciddi işler yapmaya koyuldum. Çünkü yaşam ciddi bir meseleydi artık…

3.Yazmaya ait ritüelleriniz nelerdir? Hangi durum ve koşullarda yazıyorsunuz? Bize biraz işin mutfak kısmını gösterebilir misiniz?

Belki bu durum ileride değişim gösterebilir ama şimdiye dek hiç mutluyken yazmadım! Dünya beni eğlendirirken ya da gözlerimi bağlamış bana körebe oynatıyorken, hiç yeltenmedim yazmaya, akışına bıraktım süreçleri. Aklıma dahi gelmez doğrusu. Asıl beni iten güç içimde zaman zaman beliren öfke hissi olmalı… Neye ya da kime karşı olduğu değil, bu duygu beni esir alıp kontrolü kaybetmeme neden oluyor. Yazarken kendimden geçiyorum evet… Her şey tıkırındayken, yazmak küstahlık gibi geliyor bana daha doğrusu ben kendimi, kabul eden değil eleştiren olarak görüyorum. Galiba bu nedenle yazmak için kolları sıvıyorum, aklıma takılanları eleştirmek için…

4.Türk ve dünya edebiyatından kendinize örnek aldığınız yazarlar, şairler var mı? Onlardan ne şekilde etkilendiniz, ya da istifade ettiniz?

Ben onu bunu tanımam, ortaya konulan eserlerden tat almaya çalışırım. Niye bilmiyorum, yazarlardan ya da şairlerden daha çok olaydan, karakterden etkileniyorum ben. Kimin, neyi, nasıl yarattığı ile ilgilenmiyorum. Çünkü öznenin en nihayetinde “insan” olduğunu biliyorum. Ve insanların da öyle ölümsüzleştirilip efsane yapılmalarına da karşıyım. Bu herkes için geçerli. Nitekim kusursuz eserler var, ama kusursuz şair ya da yazar yok. Ben işte o kusursuz eserden etkileniyorum, kendime kişi yerine o eseri örnek alıyorum…

5.Edebiyatın diğer sanat dallarıyla olan ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yazar olarak sinemayla, resimle, heykelle, müzikle nasıl bir yakınlığınız, bağınız var?

Şimdi ben sadece belirttiğiniz sanat dalları üzerinden onlarla benim aramda olan ilişki hakkında biraz bilgi vererek solursam, cevap kendiliğinden ortaya çıkacaktır sanırım. Çocukken ilkokulda resme kafayı takmıştım, hayatımın kısa bir dönemi için ressam olmak bile istiyordum. Ortaokulda konservatuarda bağlama eğitimim dışında parçası olduğum koro ile konserler verirken sürekli ileride şarkı söylemeyi hayal ederdim. Lisede sinemaya olan aşırı ilgim sapkınlık boyutundaydı. Film kiralanan dükkânlar vardı, şimdi internet yüzünden artık biten bir kültür, oranın sahibinin ‘artık dört film aldığında üç tanesini ödeyebilirsin.’ ya da ‘Mert yeni filmler gelmedi.’ dediğini yani binlerce film arasında izlemediğim film olmadığını, elim boş geri döndüğümü hatırlarım. Üniversite sınavı falan derken sinemaya olan ilgim Boğaziçi Üniversitesi’nde heykel ve seramiğe dönüşmüştü. Komik çünkü yazar olana dek hemen hemen çoğu sanat dalında amatörcede olsa icraatta bulunmuştum ve onların edebiyatla arasındaki bağ oldukça aşikâr bence.

6.Hayatın içinden bir kesiti, bir gerçekliği, bir anıyı eserinize nasıl aktarırsınız? Hakikat ve hayalin sizin serüveninizdeki payları nelerdir?

Kesinlikle komplo teorilerine ilgi duyuyorum ve insanlara yeni bakış açıları kazandırdıklarına inanıyorum. Değerlendiririm bu teorileri, ben mutlaka gerçekliği tasvir ederim ama içine insanları şüpheye düşürecek, aynı zamanda günümüz dünyasında pek fazla sırıtmayacak, hatta “olası” sınırından asla uzaklaşmayan parçacıklar serpiştirmeyi çok seviyorum. İnsanlar “ya böyle bir şey gerçek olursa?” diye sorgulayabilsin, hatta biraz çekinsin istiyorum. Yazılanlarla kendi arasında kurgusal bir bağlantı yakalayabilmesi, belki çevresini tam manası ile kafasında özdeşleştirebilmesi çok önemli okurun. Hayat ve hayalin bile aslında aynı şey olma ihtimali varken bunları romanda birbirinden ayıramazsınız…

7.Bir seçme şansı verilse hangi yazarın hangi eserini yazmış olmayı isterdiniz?

Böyle özel bir örnek yok tabi. Fakat bu kitabı ben yazmak istemezdim dediğim öyle çok eser var ki!

8.Edebiyatın, hayatın her katmanındaki insan için gerekli olduğunu düşünüyor musunuz? Kitaba olan ilginin ülkemizde bu kadar düşük olması bir yazar olarak size ne düşündürüyor?

Açıkçası bazı insanlar isteseler de okuyamazlar. Bence okumak bir lüks… Samimi söylüyorum! Bütün gün önüne konulacak bir iki lira için dilenen, yağmurda çamurda tehlikeler atlatarak araçların içindekilere su satmaya çalışan, gece bir tutam ısı için çöpten çıkarıp bulduğu battaniyesine sarılarak uyumayı deneyen ancak köpek havlamaları, elinde jiletlerle dolanan serseriler arasında tüm gece gözüne bir damla uyku giremeyen insanlar var. Ne yapsın o adam senin kitapta anlattıklarını? Öte yandan şaraplar eşliğinde, okunan kitap hakkında tartışmak üzere toplanan bir kesim de var. Tabi hayat bir kavga değil çoğu kişi için, onlar okusun. Edebiyat bana kalırsa yaşamak için bir gereklilik değil, onu olduğundan daha güzel gösteren sihirli bir değnek sadece. Ülkemizde insanların bu sihri fark etmelerinin zaman aldığına hatta bazen o toz pembeliği hiç hissedemediklerine inanıyorum. Edebiyat sevgisinin eksikliğinin nedenlerini bireyden çok ailelerde ve eğitim sisteminin içinde bir yerlerde aramak gerektiğini düşünüyorum…

Teşekkür ederiz.

Yorum Yapın

Dinamik Gazete | Developed by ideanamic