Image Image Image Image Image Image Image Image Image Image
Scroll to top

Top

Yorum Yok

Yeni Nesil Gazetecilik: Medyascope.tv’nin Kurucusu Ruşen Çakır İle Röportaj

Yeni Nesil Gazetecilik: Medyascope.tv’nin Kurucusu Ruşen Çakır İle Röportaj

| On 02, Nis 2017

*Bu röportaj, 9 Mart 2017 tarihinde yapılmıştır.
1) Nasıl bir fikirle ortaya çıktı Medyascope? Hazırlık ve oluşum sürecinden bahseder misiniz bize?
Ben uzun bir süre televizyonda yorumlar yaptım, ana akım medyada. Daha sonra yapamaz olduk ve web üzerinden siyasi yorum yapma imkanlarını araştırmaya başladık. O tarihlerde livestream gibi bazı olanaklar vardı ancak bunlar pahalıydı ve biraz da karışıktı. O süreçte yapım şirketi olan bir arkadaş, Timur ile tanıştım. Timur kendi stüdyosunda yayın yapmamı tavsiye etti fakat şöyle bir sorun vardı; Livestream’de ne kadar çok izlerse o kadar çok para ödemek zorundasınız. Ya da yayınların öncesine reklam koyuluyor ve sizden para alınmıyor; ancak bu da aklıma yatmadı. Sonra bir gün Timur bir tweet attı Periscope ile ilgili, kendisi bu konulara çok meraklıdır yani yakından takip eder. Ben hemen aradım, nedir bu diye sordum. O da tam sana göre bir uygulama dedi. 5 dakikada telefona, iPad’e indirip, Türkiye’de bu uygulamayla yayın yapmaya başlayanlardan biri oldum. O sırada 7 Haziran seçimleri yaklaşıyordu, seçim kampanyaları yapılıyordu. Ben de Habertürk’te çalışıyordum. Habertürk o zamanlar bana çok yazdırmıyordu ama istediğim mitinglere gidebiliyordum. Ben de Anadolu’daki mitingleri izliyordum sürekli. Her gittiğim mitingde insanlarla Periscope üzerinden yayın yaptım. AKP mitinglerine de gittim ancak zaten medya onlara sonuna kadar açık olduğu için birinin cep telefonuyla yayın yapmasına ihtiyaç duymuyorlardı. Ancak CHP’liler, MHP’liler, HDP’liler ile her gittiğim yerde konuşuyordum. Mesela Adana’da bir mitinge gittiğimde bu partilerin milletvekili adaylarını buluyordum, onlarla Periscope’ta röportajlar yapıyordum. İlk defa çoğu kişi benden öğrendi, Periscope yayınlarını. Tabii çok sorun oluyordu, seste özellikle. Ama baya ilgi çekti ve benim de hoşuma gitti. Ondan sonra, benim Habertürk’te çok büyük bir odam vardı. Seçimler bittikten sonra odada yayın yapmaya başladım. Genç bir arkadaş, Semih Sakallı bana yardım ediyordu, kamerayı sabitlemek gibi konularda. O zamanlar tabii daha iptidai yöntemlerle halletmeye çalışıyorduk. Sonra, neden olmasın diye düşünerek odadaki yayınlara konuk davet etmeye başladık, konuklarla yayın yapmaya başladık. Sonra birlikte çalışan Nurdan Üçer ve Demet Tezel bana mail attılar ve dediler ki siz ilginç bir şey yapıyorsunuz, belki biz size katkıda bulunabiliriz. Geldiler, konuştuk ve ardından Medyascope ortaya çıktı. Bu adı da Nurdan buldu, sayfayı da o dizayn etti. Biz önce dedik ki Türkiye’de çok işsiz gazeteci var, sansürden vs. şikâyet edenler var; insanlara çağrı yapalım. İşte, böyle bir platform var, herkesin cep telefonu ve internet bağlantısı var; hepiniz yapabilirsiniz. Biz de yapılan yayınları sayfada değerlendirebileceğimizi düşündük. Şöyle bir sistemle çalışıyoruz, hâlâ o sistem yürüyor ancak stüdyo çok öne geçtiği için o geride kaldı, mesela diyelim ki siz evinizden bir yayın yapıyorsunuz. Film eleştirisi yapıyorsunuz mesela ve Youtube sayfanıza koyuyorsunuz ve bana linkini yolluyorsunuz, ben de onu alıyorum sizin adınıza o linki bizim sayfaya koyuyorum. Sonuçta ne oluyor, Medyascope sayfasında o videoyu izleyen sizin Youtube sayfanızdan izliyor. Sonuçta bir geliri varsa reklam geliri gibi o size oluyor. Burada ne oluyor? Hem sizin yaptığınız iş daha geniş bir kitleye Medyascope vasıtasıyla ulaşmış oluyor, benim için de ne oluyor siz ve sizin gibi başka insanların katkılarıyla içerik üretiyorum. Bunu en iyi Ünsal Ünlü yaptı. Kendi çektiği videoları bize gönderdi ve yayınladık, o kadar çok içerik üretti ki hatta bunları kendi sayfasında da yayınladı. Aslında biz bu modeli herkese önerdik ancak bunu Ünsal’dan başka ciddiye alan olmadı. Biz de baktık ki doğru düzgün başka yayın gelmiyor, benim o zamana kadar yapmış olduğum yayınlarımın içeriğiyle bir yerden başlayalım dedik. 20 Ağustos 2015’te ilk kez benim odamda açık oturumu yaptık. Ben yönettim, Levent Gültekin ve Kadri Gürsel konuşmacıydı. Böylece ilk açık oturumla beraber sayfayı lanse etmiş olduk. O ilk yayında seste, ışıkta vs. sıkıntılar vardı. Şu anda kullandığımız stüdyo aslında iki Ermeni kardeşin yıllarca imalathane olarak kullandığı bir mekân ancak kardeşler daha sonra emekliye ayrılmışlar. Bunlardan birinin oğlu Manuel Çıtak, burayı fotoğraf stüdyosu olarak babası ve amcasından devralmış. Manuel benim çok eski bir arkadaşımdır, o gelmişti bir keresinde odaya. Odadaki yayınlarda seste, ışıkta vs. sorunlar olduğunu söyledi ve baş edemeyince dedi ki benim stüdyoda yapın. Sonra buraya geldik ve yayınlara başladık. Artık stüdyo öne geçti ve bu şekilde gidiyoruz.
2) Medyascope.tv’ye biraz göz attığımızda siyaset, toplum, ekonomi, kültür, spor gibi başlıklar altında, TV’deki haber kanallarını aratmayacak şekilde ve üstelik onlardan çok daha kaliteli yayınlar yapıldığını görüyoruz. Bu bağlamda, Türkiye’de haberciliğin yavaş yavaş TV’den internete kaydığını söyleyebilir miyiz?
Dünyada zaten artık böyle olmaya başladı. Zaten hepimizin en çok kullandığı şey cep telefonu, akıllı telefon ve vaktimizi de çoğunlukla internetle geçiriyoruz. Sürekli işimiz olsa da olmasa da bakıyoruz. Haberin bile buradan aktığı bir gerçek artık. Ancak şöyle bir durum var; hâlâ haber giderek daha da ezici bir şekilde internetten akıyor. Hepimiz haberleri daha çok gazeteden veya şuradan buradan değil de Twitter’dan okuyoruz. Ama haberin üretimi hala konvansiyonel. Yani ne oluyor, o haber yine haber ajanslarından veya gazetelerden vs. gelip sosyal medyaya giriyor. Şimdi o anlamda tüm dünyada yaşanan bir sorun var. Teknoloji, yeni internet teknolojileri üzerinden akıyor ama üretim hala eski üretim. Bizim burada yaptığımız aslında doğrudan yeni teknolojiyle haber üretmek. Yani internet gazetelerine girdiğiniz zaman onların haberlerinin hepsini haber ajanslarından ya da diğer gazetelerden aldığını görürsünüz. Bizim burada ürettiklerimizin %95’i bizim kendi üretimimiz. Bir tek dış haber olarak yaptıklarımızı da kendimiz çeviriyoruz. Yani başkasının yaptığı şeyleri yapmıyoruz. Burada dil bilen arkadaşlarımız var, çok yakından takip ediyorlar, Reuters’e zaten aboneyiz oradan da geliyor. Burada ürettiğimiz her şeyi tam olarak yeni teknolojinin gereklerine göre üretiyoruz. Bu anlamda birçoğundan çok daha ilerdeyiz. Ama şöyle bir sorun var, bizim yaptığımız çoğunlukla video bazlı gazetecilik olduğu için hala insanların tam olarak takip edemediği ve bir de özellikle Türkiye’de internet bant genişliği ve ücretlerin yüksek olması gibi nedenlerle gençler özellikle mesela paketleri falan yeterli gelmediği için bizim bir saatlik açık oturum onları zorluyor. Böyle sorunlar var fakat bunlar bugünün sorunları, yani yarının sorunu olmayacak. Bir süre sonra bunlar daha da kolaylaşacak. Mesela biz ne yapıyoruz bu sorunu çözmek için önemli gördüğümüz yayınların transkriptini yayınlamaya başlıyoruz ancak önceliğimiz hâlâ videoda. İnsanlar bizden, yayınların metinlerini talep ediyorlar. Biz de o kolaycılığa kaçabiliriz ama videoyu tercih ediyoruz ve bir şey de inat ediyoruz. İnsanlar hep bizden şey bekliyor; bunlar pes edecek, bu iş yürümez. Çünkü bizim öyle olağanüstü bir izlenirliğimiz yok. Ancak şöyle bir hikaye var; zaten bizim “Çünkü Özgür” diye bir sloganımız var. Onun en temel esprisi, insanlar sanıyor ki siyasi iktidara karşı, halbuki öyle değil. Tüm dünyadaki gazeteciliğin ya da medyanın en önemli sorunu reyting, tıklanma, okunma, izlenme, radyoysa dinlenme. Mesela siz bana bir haber öneriyorsunuz; editörle genelde şöyle bakar bu haber okunur mu okunmaz mı. Tabii ki kim ne kadar çok okursa o kadar iyi; ama bizim buradaki en büyük özgürlüğümüz ne kadar okunur ne kadar izlenir bakmadan iyi olduğunu düşündüğümüz, yapılması gerektiğini düşündüğümüz şeyleri yapıyoruz. O anlamda şu konuda ısrar ediyoruz: benim mesela yazılarım binlerce kez okunurdu internette, videolar daha az izleniyor. Ama ben ne zamandır yazmaz oldum. En fazla yaptığım yayınların transkriptleri çıkıyor. Yazsam çok daha fazla tıklanacağını biliyorum; ama ona girmiyorum. Aslında benim için en kolayı yazmak, yıllardır bunu yapıyorum. Ancak video konusunda ısrar ediyorum. Biz ısrarlı bir şekilde yapıyoruz ama ısrarın nedeni durduğumuz yerin gerçek yer olduğunu düşünmemiz. Yani böyle bir şeyi yapalım, insanlara gösterelim kanıtlayalım gibi bir amacımız yok. Aslında herkesin bizim yanımızda olması lazım. Mesela özellikle gençler yaptığımız işi çok daha iyi anlıyor, yurt dışına, Amerika veya Kanada’ya, yerleşmiş üst-orta sınıf insanlar biz ilk çıktığımızdan beri bizi en çok destekleyenler. Çünkü bir tarafta sivil bir gazetecilik; demokrasi yanlısı, çoğulcu bir gazetecilik. Bir tarafta da hakikaten yeni teknolojiler vs.
3) Yayınlarınızda çok farklı kesimlerden isimleri ağırlıyorsunuz. Bu çeşitliliğin, farklı görüşler yelpazesinin Medyascope için önemi nedir?
Bir kere biz çoğulcuyuz, çoğulcu olmak zorundayız. Demokrasi yanlısı olmak zorundayız. Bütün evrensel ilkeleri, insan hakları gibi, saygı duymak zorundayız; gazeteci böyle olmak zorundadır zaten. Bunlar aslında çok kolay şeyler. Birazcık ilgiyle, deneyimle olan şeyler. Ben mesela, gazetecilik hayatım boyunca hep kendimden olmayan insanlar hakkında haber yaptım. Öncelikle İslamcılar, ardından Kürtler, ülkücüler; ben solcuyum. Alevilik üzerine çok çalıştım, Alevi değilim; Kürtlük üzerine çok çalıştım, Kürt değilim. Aslında insanlara da genellikle bunu tavsiye ediyorum. Solculuk üzerine çok az şey yazmışımdır, iyi ki de öyle yaptım. Sonuçta o süre içerisinde insanlarla tanışıyorsunuz, insanlar sizi tanıyor. Kısacası çok kolay bunu yapmak, bir şeyi çoğullaştırmak. Bizim herhangi bir kısıtlamamız yok; şunu çağıralım veya bunu çağıralım gibi. Şöyle bir şey gözetiyoruz biz: Diyecek lafı olan insanları çağırıyoruz. Yani şu anda televizyon programları şöyle yürüyor; bir tane muhalif olsun karşısında da iki AKP’li olsun. Muhalif dedikleri insan genellikle bir kalitesi, uzmanlığı olan kişi. AKP’li ya da hükümete yakın olduğunu söyledikleri kişinin sadece angajmanları var. Belirli bir konuda yetkinliği olmayan kişileri sadece bir şey kotasından çağırıyorlar, bu sakat bir şey. Biz mesela buraya hükümete yakın insan da çağırıyoruz; ancak onları hükümete yakın olduğu için çağırmıyoruz. O kişinin Suriye konusundaki görüşlerine başvurmak ya da referandum hakkındaki fikirlerini sormak için çağırıyoruz. Böyle bir anlayışımız var. Normal televizyonların falan o kadar içi boşaldı ki diyecek sözü olan insanların gidebileceği çok fazla bir yer yok. Normal şartlarda buraya gelmek insanlara zor gelebilir. Biz çünkü ne araç yolluyoruz ne de başka bir şey, sadece adresi veriyoruz ve geliyorlar. Bir de bu insanların gidecek yeri de yok, Türkiye’de bu konuda bir çölleşme var. Bu insanların büyük bir çoğunluğu söyleyecek sözü olan insanlar ve korkudan programlara çağrılamıyorlar. Ancak biz çok rahat bir şekilde davet ediyoruz onları. Yani şu ana kadar getirmek isteyip de getiremediğimiz çok az insan olmuştur, o da çok özel nedenleri olduğundan dolayıdır. Buraya hemen hemen herkes geldi.
4) Peki bu konuda hiç baskı ya da sansürle karşılaştınız mı?
Şu ana kadar olmadı böyle bir şey. Yapabilirler ancak bize telefon açıp “onu niye çıkarıyorsunuz?” diyemezler. Birileri kötülük yapmak istese yapar ama şu olamaz: Beni arayıp şunu şunu çıkartma diyemezler, onu da biliyorum. O telefon konuşması bir dakikada biter çünkü bizim kimseyle bir al-ver ilişkimiz yok. Yoksa eleştiri vs. tabii ki olur. “Ya onu çıkartıyorsunuz ama o da hep bize küfrediyor kardeşim” diye ararsa birisi ben de onunla konuşurum yani, o sorun değil. Ancak çıkartmayın gibi sözler olmaz, yani olabilir ama oradan bir sonuç çıkmaz.
5) Medyascope, aynı zamanda Uluslararası Basın Enstitüsü(IPI) 2016 Özgür Medya Öncüsü Ödülü’nün sahibi. Sizin tabirinizle “Türkiye’nin içinden geçtiği şu zor dönemde, bağımsız ve özgür gazetecilik” için ne ifade ediyor bu ödül?
İşimizi kolaylaştırıyor. Ne yapmak istediğimizi yerli ve yabancı insanlara anlatmak istediğimizde insanlar, genellikle böyle bir şeyi bilmedikleri için “nasıl yani” dediklerinde, nasıl para buluyorsunuz gibi sorular sorduklarında, bu ödül yaptığımızın öncü bir hareket olduğunu tescilledi. IPI da şu anda dünyada basın anlamında her yıl iki tane önemli ödül veriyor: biri gazetecilere veriliyor, geçen yıl İranlı bir gazeteciye verildi, diğeri (Free Media Pioneer Award) de Medyascope’a verildi. Özellikle biz maddi ihtiyaçlarımızı yurt dışından fonlarla sağladığımız için o anlamda işimiz çok kolaylaştı. Mesela buraya Danimarka’da bir vakıftan insanlar geldi, ben onlara IPI’ın ödülünü aldığımızı söyleyince adam birden “Biz o ödülün sponsoruyuz” dedi. Onların vakfı da IPI’ın o ödülünü fonluyormuş. İş çok kolay oldu bu şekilde ki biz o ödülü aldığımızda bir yıl bile olmamıştı.
6) 1985 yılından beri gazetecilik yapıyorsunuz ve siz de birçok arkadaşınız gibi türlü zorluklarla, baskılarla karşılaştınız. Türkiye’nin siyasi baskı ve basın özgürlüğü tarihini bugün yaşananlar ile karşılaştırmanız gerekse neler söylersiniz?
Benim gazetecilik hayatımın en kötü dönemi. Daha önceki dönemlerde bu kadar kötü şeyler olmuş mudur bilmiyorum ama ben 31 yıldır gazetecilik yapıyorum 1985’te biz başladığımızda 12 Eylül’den yeni yeni çıkıyordu Türkiye birtakım zorluklar vardı ama böyle bir dönem olmadı. Ve şartların iyileşeceğine dair bir umut yok, her geçen gün kötüye gidiyor. Bugün yine beş kişi ceza aldı, Hasan Cemal’e yine dava açıldı, her gün bir kötü haber çıkıyor. Tahliye edilen gazeteciye sevinmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Mesela Kadri (Gürsel). Galatasaray Lisesi’ne aynı yıl girdik. 1972 yılında. 45 yıllık arkadaşım. Kadri’nin şu an içeride olmasının hiçbir nedeni yok. Kaç aydır içeride ve ne olacağı da belli değil. Bu, demokrasi iddiasındaki bir ülkeyle hiçbir alakası olmayan bir şey. Dolayısıyla çok kötü bir dönemden geçiyoruz.
7) Özellikle medyada baskıyla karşılaşanlara ve KHK ile ihraç edilen birçok akademisyene Medyascope’ta özgürce söz söyleyebilecekleri bir kanal oluşturdunuz. Biraz bizi, üniversitelileri, daha çok etkilemiş olan tarafı için sorayım; nasıl değerlendiriyorsunuz bu ihraçları?
Bunlar olacak şeyler değil. Türkiye çok büyük bir ülke, çok dinamik bir ülke. İhraç edilen akademisyenler, diğerlerinin hakkını yemek istemem ama, gerçekten Türkiye ortalamasının üstünde insanlar. Bir kısmını yakından tanıdığım için biliyorum. Çok iyi eğitimli ve hayatlarını akademiye vermiş insanlar. Bu insanlar birçok haklarını kaybettiler. Özel vakıf üniversitelerinde çalışmaları engelleniyor. Yurt dışında çıkmaları engelleniyor. Ne yaptılar peki? Bir bildiriye imza attılar. Akademide bir bildiriye imza atmanın cezası olamaz zaten. Ateş düştüğü yeri yakıyor. O insanların hayatları allak bullak oldu. Akademisyenlerin, sosyal bilimlerde özellikle, çalışabilecekleri çok fazla iş imkanı yok. Çok acı bir durum. Olan Türkiye’ye, öğrencilere oluyor. Bir yığın fakülte işlevsiz hâle geldi.
8) Uzun bir süredir bir sonraki KHK’nin Boğaziçi ve ODTÜ için olacağı söyleniyor. Sizce referandum sürecinde akademiye yönelik böyle bir KHK yayınlanır mı ve bu durum sonraki süreci nasıl etkiler?
İnşallah olmaz ama olursa şaşırmam Türkiye her şeyin mümkün olduğu bir ülke oldu. Bu yüzden hiçbir şeye şaşırmamayı öğrendik. Evinizi düşünün. Üst üste bu kadar sorun çıksa. Bir gün musluk bozulsa evi su bassa, ertesi gün tüp patlasa. Türkiye’yi bir ev olarak düşünün olabilecek bütün melanetleri yaşadık. Terör olayları, darbe… Ve bu ülke hâlâ ayakta. Bunu dinamizmine borçlu ama artık bir yerden sonra ayakta duramayabilir. Bu, kaldırılabilecek bir yük değil. Üst orta sınıfın gözü dışarıda, kaçmak istiyorlar. Geleceğin insanlara umut vermesi lazım. Ben mesela Boğaziçi’ni cezaevinde kazandım. Büyük bir heyecanım vardı. Darbe olmuştu, işkencelerden geçtik. Ona rağmen bir umut vardı. Gazetecilik yaptığımız zamanlarda da sıkıntı yaşadık ama şurayı geçersek şu olacak, seçim var, vs. gibi çözümler vardı. Şimdi kimsenin kimseye söyleyebileceği bir şey kalmadı. Son referandumda “güçlü Türkiye” diye bir şey var ve bu gücün neyi kastettiği anlaşılmıyor. Yakın bir zamana kadar AKP’nin sunduğu başka şeyler vardı. 2023 gibi. Şimdi bunlar da kalmadı. Böyle çaresiz bir dönem 12 Eylül’den önce vardı. İç savaşımsı ortamda. Çok kaotik bir durumdu. Üzerine daha kaotik bir darbe oldu. Şimdiki olay çok daha farklı ve zor. Biz burada bir şey yapmaya çalışıyoruz. Ben Galatasaray’da Fransızca, Boğaziçi’nde İngilizce öğrendim, yurt dışına çok gittim geldim, çok kolay gidebilirim yurt dışına. Ama burada bir şey yapmaya çalışıyoruz. Birçok meslektaşım gitti. Kimisi mecburen gitti, kimisi gönüllü olarak gitti. Yurt dışında yaşamak daha kolay tabii. Ama bir taraftan da bir şey yapmak lazım. Hâlâ umudu korumakta yarar var. Biz öngörülebilir bir ülke olmaktan çıktık. En önemlisi bu.

Alper Duran
alper.duran@boun.edu.tr
Selen Duruşkan
selen.duruskan@boun.edu.tr
Selin Akbaş
selin.akbas@boun.edu.tr
Saliha Gözel
saliha.gozel@boun.edu.tr

SONRAKİ MAKALE

Başka makale yok.

Yorum Yapın

Dinamik Gazete | Developed by ideanamic